Tek bir nefes daha alabilmek için hızlıca çektiğim hava burnumun içinde kendine yol ararken boğazımdan gelen hiç bir türe ait olmayan sesle kendimi uyandırdım. Gözlerim yarı belirsiz neredeyim sorusunu cevaplamak üzereydi ki başucumdaki suyun çoktan bittiğini fark ettim. Her zamanki özensizlikle yorganımı atıp mutfağa doğru ilerledim. Mevsim geçişlerinde meydana gelen solunum kaymaları yüzünden uykusuz kalmaya alışmıştım ama onsuz kalmaya alışmak belli ki zaman alacaktı.
Kaygısı olmayan herhangi birinin ikinin üçünün yapacağı gibi yaşamayı seçtiğinde, seçtiği şeyin kendinden kaçmak olduğunu kavrayamadığı açıkça belli oluyordu. 30- 35 ay kadar önceydi. İnsanların aşık olma ihtimalinin 2 de 1 olduğu bir yerde, iki de bir aşık olamayan ben; matematiğe isyan ederek 40 yılın başı kendimi lüzumsuz bir ihtimalin içinde buldum. İnsan kendini ait hissetmediği bir yerde nasıl rahatsız ve huzursuz olursa bende kendimi öyle hissediyordum. Dahası bu rahatsızlık ve huzursuzluk için çabalıyor daha çok rahatsız oldukça daha çok çabalıyordum. Hiç istemediğin şeyleri kendine rağmen karşındakinin bir gülüşü için yapabiliyorsan artık ihtimalin yok demektir.
İçine düştüğüm bu ihtimalin beni ele geçirdiğine Rikaş'ın "ağzını kapat kiminle mesajlaşıyorsan" uyarısından sonra yaptığımız uzunca sayılabilecek konuşmadan sonra karar verdik. Hayatının çoğunu eğlenerek ve eğlendirerek geçiren ben, yabancı olduğum bir duygudan neye istinaden emin olduğum sorusuna yanıtımın olmadığından emin olduğum için, hayatın en kolay cevabı olan "bilmiyorum"u kullanıyordum.
Gelen çaylardan birer yudum alırken Rikaş' a sigara uzatıp bardağımla beraber dışarıya doğru yürümeye başladım. Kol mesafesinde bulunan silindir şeklinde masaya benzetilmiş tezgahlardan birine çayımı koyup sigaramı yaktım. İlk nefesin yoğunluğundan sonra ikinci nefesin tadını çıkarmak üzereyken aynı anda gelen mesajların arasından sebebim olan mesajı bulup "ne zaman geleceksin" sorusunun cevabını düşünmeye başladım. Düşünmek çokça zaman aldı..(...)
