19 Mayıs 2009 Salı

Uzaklar ve Yakınlar

Bir gün kalkarsınız bir yere gidersiniz ve öyle bir his gelir ki sanki daha önce orada yaşamış gibisinizdir.. Reenkarnasyona inansam derim ki ben önceki hayatımda İngiliz Prensi,Iskoçya Kralı en kötü York Dükü falandım..Böyle hissetmeme neden olan bir düzine olay var hayatımda..Londra'ya gittiğim zaman kendimi inanılmaz huzurlu hissedişim, Buckingham sarayındayken ayaklarımın beni bir yerlere çekmesi, Westminister Sarayı'nda hayatımda ilk defa görmeme rağmen bütün sistemi otomatik olarak bilmem ve hastanedeki görevlilerin beni Sir diye cağırması bunun birkaç nedeni..Diğer yandan bunların hepsini öyle olmasını umduğum için düşünüyor da olabilirim ama kesinlikle bir gün bile yabancılık çekmediğim iyisiyle kötüsüyle bir sürü anıyla dolu hayatımın bir parçasıdır İngiltere.. Aslında çoğu kimse sevmez İngiltereyi hele birde hayatınızda romantizim yada azda olsa pesimistlik yoksa sadece güneş olsun kumsal yaz disko bar gençliğindenseniz o zaman tam bir işkencedir..Ama biraz romantikseniz benim gibi kendinizi şarap,kadeh ve çiçeklerle 
parkta aşk yaşarken bulabilirsiniz..Takriben 10 ya da 20 kere görebileceğiniz güneş sanki gökyüzünde daha önce hiç görmediğiniz bir cisim gibi gelir orada yaşarken ve her an kendinizi üzerinizdekileri çıkarıp yaklaşık Samsun kadar olabilen o parklardan birinde güneşlenirken bulabilmeniz çok yüksek bir ihtimaldir..
Bunlara ek olarak sarı yaprakların yemyeşil çimlerin üzerine döküldüğü , alabildiğince yeşil, hafif gri , biraz puslu ,kendinizi keşfedebileceğiniz ,ayakta durmayı gerçekten öğrenebileceğiniz, hayatınız en büyük tecrübesi olabilecek muhteşem bir okuldur..Burada alışılmışın dışında çalışmayan insana "aaa neden çalışmıyorsun ki üretmelisin bence" şeklinde bakıp hayata dahil olmanız gerektiği mantalitesini kavratır ki bu bizim ülkemizde" falanca çalışmıyor gerekte yok zaten zenginler" şeklinde olduğu için eğer üniversiteden sonra gitmişseniz şöle bir intiba bırakır sizde" yaa ben neden üniversitede çalışmadım ki ne kadar salakmışım.."Tabi alışmamış kalçada don durmaz derler büyükler lakin bu laf çok doğrudur..Bunları düşünmeme rağmen benim İngiltere'deki iş kariyerim sadece bir gündür o ayrı..Burada öncelikler devreye girer ve birden şu iki seçenek çıkar karşınıza..Ya çalışıp para kazanıcam ya da ingilizce öğrenecem.Bu ikisini de yapabilmek pekala mümkün lakin zaman bol ve "kebapçı" işvereninden uzak bir çerçevede olmalıdır yoksa bir bakmışsınız 5 yıl geçmiş İngilizce yok para 
biriktirmişsiniz evet ama o süreden sonra ülkeye dönüp iş bulmak imkansızlaşmış ve artık ömür boyu orada kalmak sizin tek çıkar yolunuz olmuştur. Her şeye rağmen yaşamak istersiniz ne kadar yorgun olsanız da, zor olsa da, kesin dönüyorum yeter artık deseniz de aslında içinizde hep şu vardır..Burası güzel yaaa..Sosyal aktivitelerin kamyonla olduğu, her gün yeni bir şey öğrenebileceğiniz bu gördüğüm en garip şehirde şunu öğrendim."Her şeyin bir bedeli vardır".Orada kalmanın da bırakıp geri dönmenin de..Ben her iki bedeli de ödemiş biri olarak şöyle bir örnek vermek isterim. Bir gün Samsun'daki evimden dışarı çıktım ve Londra'daki evimden dışarı çıkıp okuluma giderken izlediğim rotayı takip ettim(evden çık sola dön ikinci aradan sağa dön 200 metre daha git şeklinde)..Londra'daki rotam beni Trafalgar Meydanı'ndaki National Gallery'nin önüne çıkarırken Samsun'daki aynı rota Zeytinlik Mahallesi civarına bir yere çıkarttı.:)..Burda şu soruyu sormak lazım "Her halükarda bir bedel ödenecekse National Gallery'
e mi çıkmak istersiniz Zeytinlik Mahallesi'ne mi?"...Burada olmanın nereye çıkarsa çıksın güzel yanları da var..O deneyimi sizinle paylaşmış insanlar varsa çevrenizde yani benim kadar şanslıysanız oturup onlarla herhangi bir şey konuşurken İngiltere Türkiye iç içe geçiyorsa ve bu sıradan bir hal alıyorsa inanın bana bu çok büyük nimettir..Oraları buralarda yaşamama destek veren bu dostlarıma sonsuz teşekkür ederim her ne kadar bazıları okeyde bana taş atmaya korksa bile:))))

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Veni-Vidi-Vici..

Dün aksam ailece yaptığımız geleneksel hafta sonu yemeklerinden birinde çok ilginç konular tartışıldı.. Babamın hayati fazla ciddiye alan tarzı ki öyle olmaması için hiçbir neden yok aslında, kendi açısından her bireyin aile içinde de olsa ne kadar farklı bakış açılarına sahip olduğunu bir kere daha kanıtladı bana. İçinde bulunduğum çalışmama olgusu beni rahatsız etmese de babam benden daha fazla endişeliydi bunun için. Annem ve babam bir an önce işe başlamamın hayatim için en doğru seçenek olduğunu düşünse de ben hayati yeni yerler keşfetmek, fotoğraf çekmek, yeni tatlar, insanlar, yaşamlar, yemekler.. tatmak olarak gördüğüm için gezgin yapım gereği bunun için erken olduğunu düşünüyorum. Şu andaki en büyük sıkıntım ne borsadaki paramın ne olduğu, ne patronuma yarın sunacağım sunumun bitip bitmediği, ne de iş yerimden kaçta çıkıp neye ne kadar zaman ayırmam gerektiği.. Bunları nedense insanın kendi kendine ortaya çıkarttığı gereksiz kasmalar olarak görüyorum şu kısacık konuklukta.. Benim tek sorunum yeni alacağım fotoğraf makinemi nasıl daha ucuza alıp hangi lensleri almak konusu..İste bu benim için şu anda çözmem gereken en büyük problem. İnsan ortalama 60-70 yıl yaşayacağı bu hayatin ki bu rakamın 1/3 u fark edemediğimiz, yaşayamadığımız ilk 20 yıl içinde geçtiği son yirmi yılın ise istediklerimizi yapacak ne enerjiye nede imkana sahip olabileceğimiz düşünülürse en verimli bu çağımda hayati neden kaçırayım?.. Evlenen arkadaşlarıma bakıyorum hayatları bir standartta akşam dizi izlemeye bazıları çocuk bakmaya ya da ev gezmelerine ayırmaktan `ya biliyor musunuz 27 Avrupa ülkesindeki sivil toplum kuruluşları gönüllüler bekliyor neden katılmıyoruz?` dediğimde gözlerindeki konuyu anlayamamanın yanında `ya ne diyor bu nasıl gideceğiz ben aksam eve gitsem de yatsam diye bekliyorum` seklindeki bakışları benim ya ben bir yerlerde yanlış yapıyorum ya da insanların yarısından çoğu şeklinde düşünmeme neden oluyor. Nedense beni hep uzaklar çağırıyor.. başkalarını çağırmıyor mu acaba? ben seçilmiş kişi miyim ya da bu insanlar bu çağrıları duymuyorlar mı? Ya da duyup göz ardı mı ediyorlar? Son günlerde  televizyonda bir reklam var İş Bankasının yeni uçuş kartını tanıtıyor. Şöyle bir cümle var orada `biraz uzaktan bakıldığında hayatınız bu iki nokta arasında` seklinde. Acaba size biraz uzaktan bakıldığında hayatınız hangi iki nokta arasında bunu hiç düşündünüz mü? Benim hayatımın bir doğrudan öte karmaşık çok bilinmeyenli bir denklemin çoklu kombinasyonları seklinde olmasına rağmen her gün bu denkleme bir bilinmeyen daha nasıl eklerim diye düşünüyorum. Hayat ne çok fazla düşünmeye ne de bir şeyleri ertelemeye yetecek kadar uzun ..Gidin-Görün-Yenin.. Denklemlerinizdeki bilinmeyenlerin artması dileğimle son sözüm ` Bulunduğun kıyıdan ayrılamazsan, Okyanusun ötesindeki adalara asla ulaşamazsın`...


17 Mayıs 2009 Pazar

Acemilik Evresi


















Hayattaki en zor şey herhangi bir şeyin 0`indan 1`ine çıkmaktır. Ya da daha genel bir deyimle başlamak..Bitirmekte zordur aslında başlamak kadar fakat herhangi bir olayın sonuçlarını pek önemsemediğimiz bir toplumda bunun sadece göz ardı edildiği düşünülürse benim başlangıcım bir üstadın kelimelerinden alıntı olacaktır..Prof. Richard Feynman`dan.. Feynman kuantum mekaniği ile ilgili verdiği bir konferanstaki açılış cümleleri.. ` Fizik yasalarının özelliklerini bilmek istiyorsanız, bu özel konunun anlatılması zorunludur. Bu zor olacak. Ancak gerçekte bu zorluk psikolojik. Kendinize sürekli " ama bu nasıl olabilir " diye sormanızın yarattığı sıkıntıdan kaynaklanır. Sorduğunuz her soru, onu anlaşılmış bir şeyler cinsinden görmek arzusunun dışa vurumudur. Onu alışılmış bir şeye benzeterek açıklayacak değilim. Yalnızca açıklayacağım. Bir zamanlar gazetelerde " Görecelik " teorisinin sadece on iki kişi tarafından anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu sanmıyorum. Onu yalnız tek bir kişinin anladığı bir dönem olabilir, çünkü, daha kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak onun çalışmalarını okuyan birçok kişi Görecelik teorisini şu veya bu şekilde anladı. Buna karşın, kuantun mekaniğini kimsenin anlamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle, anlatacaklarımı gerçekten anlamanız gerektiğini düşünerek dersi ciddiye almayın; Gevşeyin ve keyfini çıkarın. "

Herkesin her şeyi anlama zorunluluğu olmasa da keyfini çıkartma lüksü vardır. Son zamanlarda aklıma takılan bir şey var. Bunu biraz daha gerçekçi bir örnekle aktarmak isterim.

Biri ilginizi çok çekti ve ona bakıyorsunuz ilgilendiğinizi belli ediyorsunuz.. Eğer bu kişi sizin ona baktığınızı biliyorsa davranışı aynı kalır mı ya da kalmaz mı? Gözlemlenen birey ya da herhangi bir şey acaba bakmadığınız zamanda aynı davranışı sergiliyor mudur?.. En görgülü kişi yalnızken esnerken bile ağzını kapatan kişiyse bu kişinin gerçekten en görgülü kişi olduğunu nasıl bilebiliriz ki gözlemlemeden? Kaldı ki bu gözlem tezin temelinde yatan yalnızken ki kısmını çürütürse?.. Bütün insanlık gözleniyorsa eğer bizim bu davranışlarımız gözlemlenen davranışlarımız mıdır yoksa gözlemlendiğini bildiğimiz için takındığımız tavır mıdır?..

Aslında soru şu: Bizi izleyen ya da izleyen ihtimalinin olmadığı düşünülürse o zaman evren sadece insanların yaşaması için çok büyük bir yer kaybı değil midir? Minimize edersek dünyadaki her şeyin bir şekilde işe yaradığı bir döngünün parçası olduğu bilinir. Ben bir şeyin parçasıysam parçası olduğum şeyi neden bulamıyorum acaba:))))Var olmak beni parçası yaptığı bütünün diğer yarısı mıdır...?

Son sözlerim yine bir fizikçiden gelsin..

`İnsanın kendisi, doğasından gelen sınırlamalar ve yetersizlikleri olan kimliğinden özgür hissettiği anlar vardır. Böyle anlarda, küçük bir gezegenin bir noktasında, ebedi, anlaşılmaz olanın soğuk ama derinden etkileyici güzelliğine, hayretler içinde bakarak durduğunu hayal eder; yaşam ve ölüm içine akar ve ne evrim ne de kader yoktur, yalnızca var olmak vardır `EINSTEIN..

İlk Not: Bu satırlarla buluşmamı sağlayan ESRArengiz insana teşekkürlerimi sunarım..

İkinci Not: Bu yazıdaki fotoğraf alıntıdır.