
Bayat bir kahvenin rengi solmuş kavanozunu yavaşça bıraktı siyah bir çöp poşetine. Çarpma sesi gecikince yer çekmiyor olsa gerek diye düşündü. Düşünebildiğini fark ettiğinde Pryamukhino’nun uçsuz bucaksız ovalarında mutlu olabilir miydi insan dedi kendine. Gündüz mü gece mi belli olmayan bir gökyüzünde güneşi aramaktan yorulmuştu oysaki. Birkaç adım daha vardı karanlık koridordan o çok sevdiği sıvının kutusuna ulaşmak için. Gösterdiği özensizliği hak etmeyecek kadar zarif olan şişeyi kavradığında, bu zarafet fazla dedi içinden. Birden çok yudum aldı. Yalnızlığı gibiydi tadı. Önce sıcak bir yaz gününün serin akşamında hissetti kendini. Sonra yağmurlu bir sonbaharda yeşillikler içinde.. Suları soğuk adanın kuytularında yüzdü bir ara. Karlı bir şehrin dondurucu soğuğunda yürürken kendine geldi. Başladığı yerdeydi... Zamana baktı… Tahmin ettiğinden de hızlı geçmişti. Son kadehini duvardaki saate kaldırdı. Kaybettin sen dedi.. Kaybettin. Gözlerini kapatırken fark etti yalnızlığının ödülü olduğunu. Son bir sigara yaktı pencerenin önünde. Rüzgarın yüzüne çarpması gecikmediği zaman anlamıştı yerin çektiğini.
