15 Temmuz 2020 Çarşamba

Işık

Yüzüne vuran saçma sapan ışıklar bitmeseydi ya da öyle sanmasaydı, ortalama bir insan ömrü kadar süre uykusuz kalmasına çok az kalmıştı. Karşısından gelen farlara yeterince uzun baktığı zaman gerçeği ayırt etmekte zorlandığını fark ettiğinde, daha uzun bakmaya başladı. Binlerce kadın arasından birisini seçip ne zaman hikayesini anlatmaya başlasa, zamanı gelince bunun kendisine doğrultulmasını çokça tecrübe etmişti artık. Neden gittiğini söylemeyen kadınların bu son vuruşları, sebebi belli fakat çözümü belirsiz, geniş zamanlı ve ilgi isteyen bir duyguya dönüşmüştü içinde. Durumuna yakışır bir iki üç single maltın verdiği güvenle, yolda olmaya tam da bu anda karar vermişti. Saatlerdir kullandığı arabasıyla bu duygudan kaçmak istediğini kabul etmesi ile kabul etmemesi arasında o kadar az zaman geçti ki gerçekten bunu düşünüp düşünmediğini hatırlayamadı bile. Bir şeyi yeterince uzun yaptığınız zaman kontrolsüz biçimde içgüdüsel bir eyleme dönüşüyor diye düşündü. Belirli bir hızda yol aldığını unuttuğu zaman, gözleri tavandan görülen manzaraya takıldı. Arayıp bulamadığımız ya da bulmayı umduğumuz her şeyi neden gökyüzünde arıyoruz diye düşündü. Bu kadar soru varsa bir o kadar yıldız olması muhtemeldi. Yüzüne vuran bir başka ışıkla tekrar kesik çizgilere çevirdi bakışlarını. Sağ ayağının istemsiz ilerlemesine karşı çıkamayacak kadar keyif aldığını hissetti. Çizgileri düz görmeye başladığı zaman hatırladı bir duyguya izin vermekten daha önemli olanın, o duyguya yol verme zamanı olduğunu. Işıkların bittiği ya da öyle sandığı anda da unutmuştu yol vermeyi. Birinin ısırdığı elma, yine ve yeniden cehenneme çevirmişti her şeyi başkaları için. Neyse ki bunu göremedi.

17 Haziran 2019 Pazartesi

Geçmek

Ortak bir yerde buluşmak ümidiyle iki farklı noktadan çıktığı bir başka yolun henüz daha başında anlamıştı aslında kavuşamayacaklarını. Bu kadar mola verip varış noktasına zamanında varması beklenemezdi. Zamansız bir varış ile varmamak arasında bir fark olmadığını çokça zaman önce öğrenmişti zaten. Önemli olan yolda olmak dedi tekrar kendine zerre inanmadan. Bir yudum daha aldı..Herhangi bir iki üç kadehin daha fazla önemli olmadığı noktada daha fazlasına gerek yok diye düşündü. Daha fazlasına gerek olmayan o yolun ilk çıkışında bir yudum daha aldı. Bir şeyden karşılıksız vazgeçmenin bedelini bir başka yola çıkarak ödeyeceğini biliyordu. Hikaye hep aynıydı aslında. Bölüm sonunda hiç yenilmeyen ama hep kaybeden bir karakter gibi bir sonraki savaşı bekleyecekti. Bir savaşı kazanmak en az kaybetmek kadar felaket getirecekti. Sahte bir olgunlukta ortaya çıkan değersiz cesaretler kıymetli yalnızlıkların yerini alacaktı. Sonunda da bir DOST'un dediği gibi kimin kalbi varsa o acı çekecekti. Gurur ise duygularını gizlemesine yardım etse de acıyı hissetmesine engel olamayacaktı. Düşünmek için gözlerini kapadığında, kimi sevmesi gerektiğini düşünmeye başladığı anda hiç kimseyi sevemeyeceğini hatırladı. Bir bar kuşunun belirli belirsiz fısıltısı yankılandı: "Yalnız kalma korkusu, insanın kendiyle yüzleşme korkusundan başka bir şey değildir. Yalnız kalmaktan daha korkunç şeyler de vardır. Mesela geç kalmak. Çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta". Çok geçti. Vazgeçti.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Mavi

Yükseldikçe azalıyordu insanın kendisine olan korkusu. Kara ne kadar az görünürse kendisini de o kadar az görüyordu. Vazgeçecek kadar uzakta olduğu zaman özlemeye başlasa da ilk defa gördüğü manzaranın güzelliği kendisini unutacak kadar değerliydi. Mutlak sessizliğin tek melodisi hayatı boyunca önemsemediği nefesi olmuştu. Bu kadar yakınken defalarca görmezden geldiği sıcaklığın artık çok soğuk olduğunu bilmek bile anlamsızdı. Kendisinden defalarca büyük bir mavinin gözlerinin altında olması ne kadar şanslı olduğunu hissettirdi. Her ne kadar sahip olmak istese de tekrar bakınca sadece bakabileceğini anladı. Elini uzatsa dokunamazdı. İçine çekse çekemezdi. Yapabileceği tek şey bakabilmekti. Sahte bir dünyanın penceresinden unuttuğu kendisinin suretinde kalan yalnızlığına..

8 Nisan 2017 Cumartesi

Bayat Kahve

Bayat bir kahvenin rengi solmuş kavanozunu yavaşça bıraktı siyah bir çöp poşetine. Çarpma sesi gecikince yer çekmiyor olsa gerek diye düşündü. Düşünebildiğini fark ettiğinde Pryamukhino’nun uçsuz bucaksız ovalarında mutlu olabilir miydi insan dedi kendine. Gündüz mü gece mi belli olmayan bir gökyüzünde güneşi aramaktan yorulmuştu oysaki. Birkaç adım daha vardı karanlık koridordan o çok sevdiği sıvının kutusuna ulaşmak için. Gösterdiği özensizliği hak etmeyecek kadar zarif olan şişeyi kavradığında, bu zarafet fazla dedi içinden. Birden çok yudum aldı. Yalnızlığı gibiydi tadı. Önce sıcak bir yaz gününün serin akşamında hissetti kendini. Sonra yağmurlu bir sonbaharda yeşillikler içinde.. Suları soğuk adanın kuytularında yüzdü bir ara. Karlı bir şehrin dondurucu soğuğunda yürürken kendine geldi. Başladığı yerdeydi... Zamana baktı… Tahmin ettiğinden de hızlı geçmişti. Son kadehini duvardaki saate kaldırdı. Kaybettin sen dedi.. Kaybettin. Gözlerini kapatırken fark etti yalnızlığının ödülü olduğunu. Son bir sigara yaktı pencerenin önünde. Rüzgarın yüzüne çarpması gecikmediği zaman anlamıştı yerin çektiğini.

27 Mart 2016 Pazar

Neme Nazım

Hiç bu kadar fazla martıyı bir arada duymamıştım. Herhalde dedim o kadar geç oldu ki erken bile sayılabilir. Gitmek için yerimden doğrulmak istediğim anda vücudumun çeşitli bölümlerinin kendi içlerinde bağımsızlıklarını ilan ettiğini anladım. Kendimce onlar için bu anlamlı günü kutlamak adına arkada belirli belirsiz çalan melodinin sözlerinden ziyade beni götürdüğü yerle ilgilenmeye başlayalı iki dakika olmamıştı ki bana benzeyen benden daha gençce bir delikanlı yaklaştı yanıma. Yaklaştıkça tanımaya tanıdıkça da uzaklaşmaya başladım ufuk zannettiğim çizgiye bakarak. “Kaç kere dedim sana”? dedi. “Boğazkere” dedim. “Anlamadım” dedi. “Kalecik Karası, Öküzgözü.. Yabancılar da var ama benimle ilgisi yok” dedim. Duraksamadı bile. Denize doğru yürürken duydum” Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman..” dediğini.. Dudaklarımdan çıkıp çıkmadığını hatırlayamadım hiçbir zaman “beni o limana çıkaramazsın” dediğimi. Etrafın neden karanlık olduğuna anlam veremeyene kadar gözlerimi açamadım. Açınca da etrafıma bakmadan tekrar kapattım. Neme Nazım “Çok Yorgun”dum.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Çokça Çocuk Olmak

Hafta sonu doğduğum şehrin sokaklarında yürüdüm.. Çok şey değişmişti yıllar içinde.. Top oynadığım, düştüğüm, ağladığım, adının sonradan aşk olduğunu öğrendiğim duyguyu yaşadığım sokaklarda dolaştım.. Bilmiyor tabi çocukken insan ama hissediyor. adını koyamasa da hissi koyabiliyor yüreğine.. Adını hatırlayamadığım bir kız vardı bugünlerde alışveriş merkezi yapılan mahallede.. evime uzak olmasına rağmen sürekli görme umuduyla giderdim oraya.. görürdüm de çoğu zaman uzaktan.. bir gün bekledim sokakta.. koymuştum kafama oynayalım mı beraber diyecektim.. sonra apartmanın kapısında göründü bana doğru yürümeye başladı.. önce göremedi beni belki de sıradan biriydim o sokakta ama ben kararlıydım dikilecektim karşısına hadi diyecektim hadi oynayalım..dikildimde.. önce bir şey diyemedim sadece gözlerine baktım.. merhaba dedim sonra nasılsın.. iyiyim dedi şaşkın gözleriyle.. alt dudağı titriyordu..korktu herhalde diye düşünmüştüm önce..çok fazla zamanım yoktu ya ailesi görür de beni bir şey derse diye hızlıca söyledim..oynayalım mı beraber dedim burada oturmuyorum ama gelirim dedim. titreyerek olur dedi.. belki de korkudan dedi.. düşünmedim bunları çocuktum zaten neden düşüneyim ki.. bunu düşünene kadar çoktan sarılmıştım mutluluktan.. sonra utanıp garip bir hisle hızlıca uzaklaşmıştım oradan.. ben uzaklaşırken hala titriyordu.. oraya gitmedim bir daha.. bugün alışveriş merkezi olan o yere gittim.. bir sürü insan bir sürü bina bir sürü gürültü de olsa benim anımın üzerine dikilmiş, hiç biri bir anı kadar güzel değildi.. sanırım büyüdükçe insan derinlerinde unutmaya yüz tuttuğu anılarını daha net hatırlıyor.. nerede, napıyor acaba o kız diye hiç merak etmedim, merak ettiğim tek şey neden titrediğiydi..gülümsedim.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Yeterlilik Günlükleri I

 
Aslında hak etmediğinizi düşündüğünüz kelimeleri tekrar düşündüğünüzde nasıl da hak ettiğinizi görürsünüz. Bu kelimelere maruz kalmanın tek sorumlusu hak etmediğini düşünen bireydir. Çünkü bu birey belki de hak ettiğini düşündüğü bir başka bireyi hak etmediği biçimde içselleştirmiştir. Bu tek taraflı bakış açısıyla, ki bireyler bireysel kararlarını tek taraflı alırlar, bakacak olursak birey günün sonunda bunun hesaplaşmasını yaparken faturayı sadece kendisine çıkarmalıdır. Nasıl ki Adam Smith'in bireyler kendi faydasını maksimize etmeye uğraşsın böylece toplumun faydası maksimize olur önermesini yıllar sonra John Forbes Nash bireyler kendi faydalarını maksimize ederken toplumun da faydasını maksimize edecek şekilde kararı baştan almalıdır diye revize ediyorsa, siz yılları beklemeden Adam Smith ile başlayan yaşantılarınızı bir an önce Nash dengesine getirin. Benden söylemesi sonra yüzünüze vurmasın ifadesi ;)

2 Şubat 2015 Pazartesi

Kensizlik

 
Beni ben yapan biriktirdiğim bütün Ben'in parçalanışını acı içinde izliyorum diye geçirdi içinden. Yalnızlığının sonsuz özgürlüğü ve özgürlüğün sonsuz yalnızlığını özlemişti. Hangisini daha çok özlediğini anımsayamadı. Fark ettiği tek şey boşluktaki hiçliğe dokunmak için geçirdiği zamanlar artık çok gerilerde kalmıştı. Anılarını bile neredeyse hatırlayamıyordu. Hatırlayamadığı geçmişini bir kenara bırakıp anı düşünmek istedi. Yapamadı. Artık neyin, ne kadar ve neden gerekli olduğunu ayırt edemiyordu. Büyük bir orkestrada yanlış basılan tek bir nota kadar değersiz hissetti. Bırakmıştı kendini müziğin bütününe.. İnsanı korkutan sorular değil vereceği ya da veremeyeceği cevaplardır. Cevabından korkan insan kendinle vedalaşmıştır. Ve hiçbir şey insan ruhuna kensizlik kadar baskı yapamaz. Not: Kensizlik= İnsanın kendisiyle vedalaşması olarak tarafımca uydurulmuştur. Fotoğraf çokça alıntıdır.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Beyinsiz Bir Misafir

Yolda karşıdan karşıya geçerken ne kadar yavaş yürürsem, onu bekleyen insanların hayatlarını ne kadar kötü hale getirebilirse bu küçücük eylemiyle o kadar mutlu olan, yaptığı her işten tiksinen ve kısasın, duyarsızlığın, “siklememenin” ve hatta diğer insanlara mütemadi bir “önce BENİM dediğim olacak” diyen bir hikayeye tanık oldum. Bu tanıklığın en sonunda durup geriye baktığımda içine itildiğim her kavgadan çıkarken benzin döküp yakmak istedim. Her şeye bahane bulan, her şeyi kendi istediği gibi yapmaya çalışan, otoriteye başkaldırıdan bihaber olup yaptığı işin doğrusunu anlatmaya çalışan herhangi birine “hiç durmadan cevap vermeyi" doğru zanneden bu hikayenin buraya nasıl geldiğini bulmaya çalıştım. Açıklamaya başlıyorum. Gidiyorum “Bak” diyorum, “Bu durum benim için pek önemli ancak saygı duymuyorsun. Sen tekrar konuşmaya başlamadan önce düzeltebilir misin bilmek istiyorum.” “Tabii ki aynen konuştuğumuz gibi endişe etmene gerek yok ” diyorlar. Yani kendilerine o kadar güveniyorlar ki ben anında anlıyorum olmayacak bu iş. Bu kadar özgüven, işini iyi bilen ve yapan birinde olamaz. Olmamalıdır. Ama ben gerizekalı olduğum için “Peki. Ama yapamazsan konuşmaya ben başlayacağım” diyorum. “Öyle bir şey olmaz merak etme .” diyorlar. Çünkü biliyorlar olsa da sike sike susturulacağımı . Çünkü biliyorlar, bu misafir “lanet olsun tamam allahın aşkına nasıl istiyorsan öyle olsun ve sus” diye ya da “huraa hoooo” der, bağırır ve itaat etmeye başlar. Olmadı. Yapamadılar. Anasını siktiler sözcüklerin. İkinci defa bir olayın içinde kaldım oraların en yakını diye bilinenlerle. Olayın sonucunda dedim “ben bu işin içinde olmam!”, “Dediler çok özür dileriz. Hemen konuyla ilgili ne gerekiyorsa yapılacaktır. ilgilenen arkadaşa ulaşıp 10 dakika içinde arıyoruz sizi.” Aramadılar. Çünkü ben yalan söylüyordum. Bir şeyi 1 söylersin 2 gelir. 3 söylersin 1 gelir. Bir söz söyler zehirdir, bir endişeni dile getirirsin "nereden dedim demez olaydım" der susarsın, yalan söylediğini düşünürler, yanlış söylerler, “istemiyorsan çık git”dir, "evet napıyoruz bitiriyoruz" dur, "kapıyı çekip çıkmak"tır, "artık bitsin" dir . Güzel ve doğru olan her şey “kendilerinin”dir. Düzgün konuşman “artislik”tir. Karşıdakini düşünmek “sana söyleneni kullanmak”tir. İhanettir. Doğruyu söylemek “can acıtmak”tır. Kabahatli olmaktır. Kavga etmemek, konuşalım anlaşalım demek “ibnelik”tir. Şikayet etsen “ağlama lan”, rica etsen “kısas” tır, “Seviyorum” dersin “yarım saat”tir. Bu hikaye de öğretilen şudur: her şeyin kolay bir yolu vardır. Hiçbir şeyi tam olarak yapmak zorunda değilsin. Kurallara uymak birkaç “ beysiz misafir” in dışında kimse tarafından yapılması gereken bir şey değildir çünkü sonunda mümkün olan en seri şekilde durmadan konuşursan varacağın nokta kendi istediğin nokta olduğu bilinir .. “Bunu yapabilir miyim” — yapma. “Bunu yapabilir miyim” — yapma. “Bunu yapabilir miyim” — yapma. Bunu yapabilir miyim” yap allah belanı versin. Neden? Çünkü bu hikayede çocukken bebekken ağlamasın diye istenilen her bok yapılmıştır. Önemli olan doğrunun ve aklın, bilimin gösterdiği şeyin yapılması değil, o an o kişilerin isteklerinin olmasıdır. Yeter ki sussun o çocuk dedirtirler. Anlık bir bireysel tatmin üzerinden hareket edilmeye zorlanan tüm eylemler, bunların bir araya gelişi, hiçbir zaman saygın bir karşılıklı iletişim yaratamayacak olması kimsenin umurunda değildir. Bu hikayede, şeylerin ve sistemlerin birbirine derinden bağlı olan kavramlar olduğunu, her şeyin bir türlü birbirinden etkilendiğini, kolaborasyonun ve topyekünlüğün önemini bir türlü anlamayan, anca “olayları” yahut “dialogları” “bunu böyle yaparsam bilmemneye zarar verir” diye analiz edebilen kahramanların çıkmasını beklemek abesle iştigaldir. Çünkü sonuçlar hiçbir zaman sizin tüm hayatınızı etkileyecek kadar büyük olamaz. Her şeyden yırtmanın bir yolu vardır. “Beğenmiyorsan siktir git” derler. Çünkü önemli olan güzel bişeyler yapmak değildir. Adalet değildir. Sistemin yürümesi değildir. Önemli olan “ben”liğin olduğu gibi kalması ve kişisel tatminlerdir. Kim böyle bir hikayeye şahit olmak ister ki? Benim gibi beyinsiz bir misafirden başka. Not:Her şey alıntıdır. Hikayenin kendisi bile.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Sessiz Gözler

 
Üzgün olmanın, beklendik ya da beklenmedik zamanlarda ama kesinlikle beklenmedik olayların sonunda oluşan sessizlik durumu olduğunu fark ettiğinde çoktan susmuştu. Bütün hayatı gözlerinin önünde serbest düşerken, yapabildiği tek şey kendi olmadan yalnız kalmaya çalışmaktı. Böylesine güzel bir başlangıcın, başlangıçlarla bitişlerin aynı zaman dilimini paylaştığı yılları çok gerilerde bıraktırdığını düşünürken; aslında geçmişin bir tokadını taşıdığını, izini yüzünde acısını kalbinde hissedene kadar hiç fark edemedi. Çünkü fark etmek istediği tek şey mutlu olmaktı. Gecenin gözlerini parlatan kent ışıkları, kendi gözlerindeki sönmüşlüğü örtmeye yardım ediyordu. Her gün baktığı o sarı ışıklar bu gece çok daha farklı görünüyordu. Boynunu yana eğerek nedenini anlamaya çalıştığı zaman göz göze geldi camdan yansıyan gözleriyle. Şehrin siluetinde havada duran bedeni yavaşça kayboldu bakışlarını gökyüzüne çevirirken. Aslında bir çift yıldız ışığının gözlerine eski ışığını vermesini dilemek için sis haricinde bütün şartlar vardı. Sis bu fırsatı vermek yerine her zaman kullandığı huzur çağrısını yaptı. Son hatırladığı şey, şehrin ışıklarının aydınlattığı sisin içine doğru düşen bedeniydi. Gözleri soluk gitti.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Çok.. Mu.. ?

Bir şeye ne kadar uzun süre bakarsanız o kadar derinlik kazanıyor sanırım.. Mesela ben bu boş sayfaya o kadar uzun süre baktım ki birkaç zaman sonra bütün kainat oradaymış gibi geldi bana.. Yıllar önce uykuya dalmadan diğer insanlar şu anda ne yapıyor diye düşünüp hepsini zihnimde bir yere koymaya çalışırdım. Yüzlerini görmediğim gerçekten var olup olmadıklarını bile bilmediğim milyarlarca insanın ne yaptıkları basit bir merak gibi geliyordu bana. Acı çekenler , hastalıklılar, ölenler , her zaman ; mutlu olanlar, sağlıklılar, yeni doğanlardan sonra yerini alıyordu. Çünkü insan mutluyken acı çeken birini, sağlıklıyken hasta birini, doğarken ölen birini bilmek istemiyordu. Yıllar sonra aslında merak ettiğim şeyin diğerleri değil de kendim olduğunun farkına vardım. Yatakta bavula kaldırılmış kışlık gibi dururken insanların kim bilir ne kadar eğlendiklerini ve kendi zamanımın ne zaman geleceğini hayal ediyordum. Avuntum ise onlara baktıkça şanslı olduğum hissiyatını yaratan hastalıklı, aç , ölü insanlardı. Çocukça düşüncesi bile bu denli bencil olan düşüncenin dönüp ateş etmesi yıllar sonra gerçekleşti. Her birimiz kendi beyazlarımızı giyip kendi farklı mutluluklarımız için savaşırken ,ben aynı zamanda başka bir çocuk merakının avuntusu oluyordum. “Çokça Mutluluk” için ödenmesi gereken bedel olan bana, daha güzel bir güne uyanmak için uyumaktan başka çare kalmıyordu. Yeterince uzun süre baktığımız bir insanın gözleri, bize bütün kainat oradaymış hissiyatı verebilir.. Nasıl ki bu sayfanın sadece bir sayfa olduğu gerçeğine uyanmışsak, gün gelir orada kainatın olmadığı gerçeğine de uyanırız . Uyandığımızda ise geriye kalan sadece bir iki üç rüya olacaktır.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Parçalı Bulutsuz 1

 
Tek bir nefes daha alabilmek için hızlıca çektiğim hava burnumun içinde kendine yol ararken boğazımdan gelen hiç bir türe ait olmayan sesle kendimi uyandırdım. Gözlerim yarı belirsiz neredeyim sorusunu cevaplamak üzereydi ki başucumdaki suyun çoktan bittiğini fark ettim. Her zamanki özensizlikle yorganımı atıp mutfağa doğru ilerledim. Mevsim geçişlerinde meydana gelen solunum kaymaları yüzünden uykusuz kalmaya alışmıştım ama onsuz kalmaya alışmak belli ki zaman alacaktı. Kaygısı olmayan herhangi birinin ikinin üçünün yapacağı gibi yaşamayı seçtiğinde, seçtiği şeyin kendinden kaçmak olduğunu kavrayamadığı açıkça belli oluyordu. 30- 35 ay kadar önceydi. İnsanların aşık olma ihtimalinin 2 de 1 olduğu bir yerde, iki de bir aşık olamayan ben; matematiğe isyan ederek 40 yılın başı kendimi lüzumsuz bir ihtimalin içinde buldum. İnsan kendini ait hissetmediği bir yerde nasıl rahatsız ve huzursuz olursa bende kendimi öyle hissediyordum. Dahası bu rahatsızlık ve huzursuzluk için çabalıyor daha çok rahatsız oldukça daha çok çabalıyordum. Hiç istemediğin şeyleri kendine rağmen karşındakinin bir gülüşü için yapabiliyorsan artık ihtimalin yok demektir. İçine düştüğüm bu ihtimalin beni ele geçirdiğine Rikaş'ın "ağzını kapat kiminle mesajlaşıyorsan" uyarısından sonra yaptığımız uzunca sayılabilecek konuşmadan sonra karar verdik. Hayatının çoğunu eğlenerek ve eğlendirerek geçiren ben, yabancı olduğum bir duygudan neye istinaden emin olduğum sorusuna yanıtımın olmadığından emin olduğum için, hayatın en kolay cevabı olan "bilmiyorum"u kullanıyordum. Gelen çaylardan birer yudum alırken Rikaş' a sigara uzatıp bardağımla beraber dışarıya doğru yürümeye başladım. Kol mesafesinde bulunan silindir şeklinde masaya benzetilmiş tezgahlardan birine çayımı koyup sigaramı yaktım. İlk nefesin yoğunluğundan sonra ikinci nefesin tadını çıkarmak üzereyken aynı anda gelen mesajların arasından sebebim olan mesajı bulup "ne zaman geleceksin" sorusunun cevabını düşünmeye başladım. Düşünmek çokça zaman aldı..(...)

16 Ağustos 2013 Cuma

Yaşam Sabiti

 
Vücut sıcaklığı hep çok ilginç gelmiştir bana. örnek +3 derece değişse bilinç kapanır, beyin kaynamaya başlar, hareket edemezsin bir de ilginçtir (bilimsel olarak değil aslında) üşürsün. sonra müdahale edilmezse ya kalıcı hasar oluşur ya da elvedalarsın kendini. sadece 3 derece.. bütün o düşünen, yaratıcı olan , yaralayan ,öldüren ,kızan, ağlayan, seven, terk eden, koşan ,zıplayan, bulan, kaybeden, yapan , yıkan insan bedeni sadece +3.. herhangi bir maçın uzatma süresi gibi.. belirli bir stabil aralıkta değilsen yaptığın şeyin hiç bir önemi kalmıyor bu hayatta. 37 değilsen hiçbir şey yapamıyorsun. Fen konulu derslerimizde gördüğümüz N.Ş.A (normal şartlar altında),ekonomi derslerinde gördüğümüz Ceteris Paribus (Diğer tüm durumlar sabitken) hep bir şeylere bağlı sabitler sabit olurken, diğer şeyleri olabilir kılıyor. Ancak bir şeyler sabitken yaşayabilirsin,sevebilirsin, gülebilirsin ya da kısaca özgürsün aksi durumda özgür olma durumun onu kullanamadığın için senin için hiç bir şey ifade etmeyecektir. Diğer şartlardaki küçük değişimler hayata bakış açımızı da karar verme durumumuzu da değişimin yaratan küçüklükten çok daha büyük ölçekte etkiler. Günlük yaşamımızda ortak hayatımızın sabitlerini unutup yaşarız nasıl olsa hepimizde var diye (eşitliğin iki yanındaki aynı rakamları silmek gibi). İki mutlu insan birbirlerinin sağlıklı olduğunu düşünür ve sormak gereği bile duymaz belki. Sabiti şaşan insanlar için bulduğumuz geçmiş olsun, çok üzüldüm, dikkat et kendine ya da allah rahmet eylesin gibi söylemler sadece geçici bir eşitlik arama durumudur. Çünkü insan kendi sabitini unutmak için kendi gibi sabiti unutabilecek arkadaşlıklar dostluklar kurmak ister. Böylece eşitliğin iki tarafındaki rakamları siler ve hayatına devam eder. Bulamazsa her zaman kendi eşitliğindeki sabiti hatırlayıp ne yazık ki mutlu olamaz. Kendi sabiti bozulacak endişesiyle dolanır durur. Mutlak bir sabite bağlı yaşayan bu insanlığın -ki maalesef bazı sabitlerimizi biz seçemiyoruz doğuştan geliyor- mutlu olmak için olmazsa olmaz olan tek kuralı bağlı olduğu sabitliğini unutmaktır. Doğuştan gelen sabitliklerimize günlük hayatımızda otomatik olarak yaptığımız bu eylem, sonradan kazandığımız sabitliklerimizde ise süreç içinde kendini zamanla gösterecektir. Hayat hiç kimsenin sabitini 36,5'dan ayırmasın.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Her Okuduğun Şiir Çok Acıtsada Kendi Aldıklarını Lütfedemezsin

 
"Bir istasyondan diğerine hareket için beklediği rahat tren koltuğunda özensiz silinmiş temiz sayılabilecek camdan biçimsiz bir manzarayı seyrederken; yırtılmış sayfaların , kalemin şiddetinden izi kalan diğer sayfalarına başka hikayeler yazmak için açmıştı kırmızı defterini. Bazı harflerin, izi sayfada kalmış aynı harflerle tesadüfen denkleşmesi şaşkınlığına pek aldırmamayı tercih etti. Çünkü biliyordu kurulup yıkılmış bütün uygarlıklar gibi gelecekte yapılacak ilk kazıda ilk bulunacak olan yıkılan son uygarlık olacaktı her ne kadar – eğer bulunabilirse – daha önceki uygarlığın nominal değeri daha değerli olsa da . Ama realist tarzına bu nominal değeri yakıştıramadığı ve bir önceki uygarlığın bulunacak olmasına olmayan inancı, aldırmamasına olan inancını sağlamlaştırmıştı. Koltuğuna biraz daha yaslandığı sırada sapsarı kurumuş ot manzarasının sıkıcılığını çok sevdiği şarkının “rahata kondu her felaket” dizeleri bozdu. Bir soyutu somutladığın zaman yapacağı ilk işin somutlayanı soyutlamak olduğunu bildiği için bu dizeyi sıfatlandırarak somutlaştırmak istemedi. Göz makyajını uykusunu örtmek için yapmış olduğu çok belli olan hostes’in “ne içmek istersiniz?” sorusuna her ne kadar her zamankinden demek istese de hiçbir zaman var olmadığını hatırlayıp sade kahve demekle yetindi. Hiç kimse kimsesizken hiç kimsenin her şeyim şeklinde büyük bir vaadi olmamalı diye düşündü gözlerini yukarıya doğru kaldırırken. Çok da fazla uzun sürmeyen bu hareketi esnasında gözüne çarpan acil çıkış kapısı kolunun kendisine bakan tarafında yazan acil durumlarda çevirin ibaresini kendi bedeninde aradı hızlıca. Öyle büyük bir kapıya da ihtiyacı yoktu. Birkaç gece önce, önce görünüp sonra kaybolan yanlış zamanlı doğru fotoğraf onu zaten son çıkış kapısının önüne bırakmıştı. Tek bir adım sonra bütün sorularının öznesi ortadan kalkacak ve geriye kalan sıfatsız betimlemelerin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Bir adım sonra baştan olmak üzere sonlanacaktı. Tek bir hikayesinin bu kadar uzun zaman tamlamalarıyla birleştiğini hiç hatırlamıyordu. İlk yolculuğunun aksine bu defa , o kadar rahat olmayan, camlarının silinip silinmediğini bilmediği karanlık bir yolculukta, bitmiş olan kalemini iyi niyetli bir muavinin uzattığı farklı renkte yazan kalemiyle değiştirerek zamanı sayıyordu. Yeni kalemin yazdığı sayfalarda daha önceki tesadüflerin hiçbirini yoktu. Bu boş ve temiz sayfaların kendine has anılarının olmayışı onu daha nazik olmaya davet etse de kendi çizgisinden ayrılmayacağını biliyordu. Başladığı gibi devam etmeli ve sonlanmalıydı. Soğuk duvarlı bir yol tünelinin tavanından yayılan sarı sıcak ışık, otobüsün tepesinden yayılan soğuk beyaz ışıkla anıları olmayan defter sayfalarında buluşuyordu. Başka bir hikaye yazarının hikayesinin özetini görmüş gibi gülümsedi. Onun hikayesinde uzun zamandır yazmasına eşlik eden kimi zaman sönüp istediği zaman yanan bilindik ve alışılmış beyaz ışıkla, hayatının birkaç satırlık anına eşlik etmiş en karanlık zamanlarında aydınlatmaktan büyük mutluluk duymuş büyüleyici olduğunu söylediği sarı ışığın hüzün ve mutluluğu vardı. Sarı ışığın büyüleyici davetinden emin olmasına rağmen , beyaz ışık yandığı için otobüsten inmemişti. Hikayenin sonunda yazar bir gün varış istasyonuna geldiğinde mecburen kapanacak olan beyaz ışık, kendi defterini karanlığa gömdüğü zaman elinde bir avuç herhangi bir şey kalmayınca , sarı ışığı unutmak adına uydurduğu bütün bahanelerin artık kendini iyi hissettirmeyeceğini anlayacaktı. Sarı ışık ise tünelden geçmek isteyen yolcular için bırakıldığı yerde durup bir gün sonsuza kadar aydınlatacağı hikayesini bekleyecekti. Kahramanları artık var olmayan hikayeleri yazmak sadece zamanı tekrarlamaktı. Yaşanılmış yeni anıların olmayışı sadece anlatanı ilgilendiren ve duyulması hiçbir anlam ifade etmeyen sıkıcı bir askerlik anısını anlatmaktan farkı yoktu. Birazdan varış noktasına gelecek ve kendi hikayesini anlattığı kendi beyaz lambası sönecekti. Elvedalayamadığı hikayesi için bundan güzel bir veda olamazdı. Emanet aldığı kalemi geri vermek için muavine seslendi. Camdan dışarı baktı ve yaşadığı şehrin uzaktan ördeğe benzeyen siluetini gördü. Birazdan ara verdiği hayatına geri dönecekti. Belli belirsiz bir duyguya kapıldı. Bir hikaye yazmak için yapılması gereken her şeyi yapmıştı. Kalemi teşekkür ederek muavine uzattı. Muavin, kalem kağıdın üzerinde son hareketlerini yaparken “iyi geceler abi” dedi. Kalemi uzatmadan önce kağıtta kalan son kelimeler hoşç" Defterde yazanlar bu kadardı.Kalemin olmayışı deftere duygunun tümünü yansıtıp yansıtmadığını okura bırakmıştı. Belki başladığı duyguyu bitirmiş , belki de bitirememişti. Bitirdiği tek şey başlamış olan hikayesiydi.

19 Temmuz 2013 Cuma

6,5

 
Zincirleme akıl gelmesi yaşıyordu.. Önce saçma sapan yazdığı şiirler geldi aklına.. Sonra bir gülümseme.. Aslında yüzündeki tebessüme neden olan şiirlerin saçmalığı değil de neden onları İngilizceye çevirdiğiydi. Sonra bunları yazdığı defter.. Daha sonra bu defterin ve diğer her şeyinin içinde olduğu çok az kişinin bildiği kutusu .. Tabi kutuyla beraber bu sırra mazhar olan o çok az kişinin içindeki o “çok olan” kişi de. Zincirin koptuğu yer tam olarak buraya tekabül etmekteydi. Birden gülümsemesi yerini önce ifadesiz bir yüz haline daha sonra derin bir hüzne bıraktı. Bu geçiş çok kısa sürdü. Sonsuz yaz görünen bir mevsimin zamansız gelen sonsuz güzünü düşündü yürüdüğü ışık olmayan karanlık yolda. Nedenlerin bir nedeni olmadığı için başka soru sormaktan vazgeçti. “Çok olan”’ın , onu bisiklet kullanmayı öğreten bir büyük gibi arkadan “ Ben tutuyorum merak etme” derken aslında ellerini çoktan bırakıp karanlığa kayboluşunu izlemeye koyulmasını düşerken fark etmişti . Fark ettiği zaman ise “çok olan” kendi hikayesine doğru çoktan kaybolmuştu.” Çok olan”ın da bir hikayesi vardı onun içinde olmadığı. Ç vardı mesela hikayesinde.. Sevdiğini kaybettiğine değil de onun bir başkasını sevecek olmasına üzülen Ç. O vardı herkes için her şeyin en iyisini bilen. K vardı. K’yı pek tanımazdı. Aslında hiç görmemişti varlığından bile emin değildi. Hepsi de çok olanın inandığı hikayelerdi. Her neyse zamansız anlatılırsa anlamını yitirebilecek bir hikayeyi anlatmamak en iyisi diye düşündü. Bir sigara yaktı, içine çekti ve bıraktı. Kendi için anlamlı şarkıları geçirdi aklından ve hiç çekinmeden geceyle paylaştı birazını. Gün saymalıydı. Çünkü biliyordu ki ancak gün sayarak geçebilecekti zaman ve tek şeydi zaman onu o olandan çıkarıp tekrar kendisi yapacak olan. Ve” çok olan” bir süre sonra ayırt edemeyecekti hangi şarkı kime, hangi yazı kimin, hangi anı nerede. Ve bilemeyecekti içlerinde var olup olmadığını. Belki de bilmek istemeyecekti. Aynı zaman , ona da gösterecekti gidişinin doğruluğunu ya da yanlışlığını. Bir şarkı söylemeye çalıştı.. Daha başlarındaydı ki yüreği büküldü, dudakları titredi, elleri terledi, gözleri… neyse ki karanlıktı. Bir adım attı ,sonra bir adım daha attı, bir adım daha.. Ağzından dökülenleri herkes duyamadı. Duyanlar şöyle dedi.. 1, 2,..

4 Temmuz 2013 Perşembe

Yarım Gün Arası Az Umutlu Mutluluk

“Biliyorum sende farkındasın çok zor” diye söylüyordu gitara eşlik eden adam. Aslında hikaye bundan biraz daha önce sonlanmıştı bile.. Gecenin yorgunluğunu üzerine örtmüş olan adam bütün günün muhasebesini yaparken kafasındaki çokça sorudan hiçbirini cevaplayamamanın verdiği umutsuzlukla kapatmıştı gözlerini. Sabah her sabahki sıkılmışlıktan farklı olarak denize bakarak bir şeyler yemeye çalıştı. Sevmezdi aslında uyanır uyanmaz yemek yemeyi. Üzerini değiştirip arabasına bindi. Aklında dün geceki aldığı cevabın sonundaki nokta vardı. Küçük bir kalem sapması gibi duran bir nokta. O sırada İsveçli 4 gencin – kendi zamanları için söylüyorum- içindeki kadınlardan birinin söylediği diğer bir çok şey gibi Türkçe’ye çevrildiği zaman anlamını kısmen ve çokgen yitirdiği “Kazanan hepsini alır kaybeden babayı” kıvamındaki sözleriyle yola konsantre olmaya başlamıştı. Şarkıya biraz daha sabredenler için içinde” o adını söylerken de aynı şeyleri hissediyor musun” adlı bir bölümde vardı aslında. Biraz daha gaza basmayı tercih etti. Belki de bu duygunun verdiği hissiyattan kaçıyordu başka bir duyguya son sürat gittiğini bilmeden. İşine geldi içebileceği tek şey olan su dan birkaç yudum aldı uyuşmuş dudaklarıyla çalan telefona baktı ..sadece baktı açmamayı tercih etti ve bilgisayarına yöneldi. Birkaç tuşa basarak her hangi bir iki üç işi hiçbir iki üç acelesi yokken çabuk bir iki üç şekilde bitirmeye koyuldu. Üçü de bitince gücü de kalmamıştı. Bunu yazmak yazarın kısa zamanını almamıştır ama sana öyle gelmiş olabilir. Gitara eşlik eden adam “gözlerin yalan söylemiyor” diyor şimdi..

18 Haziran 2013 Salı

5.Mevsim




















Büyümek ,yaş olarak bahsetmiyorum, bunun için geçen zamanla elde ettiğin bireysel gelişim, ürün de denebilir, arasındaki ilişki maksimum tepe noktasına ulaşmışsa genel bir algı olarak olgun olduğun söylenebilir. Kavun karpuz gibi yani .. aynı süre içinde aynı cinslerin kapladığı hacim kendi içinde büyükse daha cazip gelir alıcı tarafından. İşte bu en büyüğe ulaşma olgusu hep bu zamanı nasıl iyi değerlendirdiğinle ilgilidir aslında. Peki bu büyük kavunlar ve karpuzlar büyük olmasına rağmen lezzetli midir?.. İşte mevzunun başladığı yer tam olarak burasıdır. Gelmiş gitmiş ,kim bilir daha neler yapmış, toplumlarda en bilge kişi herkesten bir fazla bilen kişi olmuştur. Ama neyi daha fazla bilendir? Örneğin krem peynire tapan bir topluluğa kaşar peyniri ile ne söylerseniz söyleyin hiç biri la vache qui rit’nin aslında bir krem peynir çeşidi olduğu kadar etkili olmayacaktır. Ve kaşar peyniri ile ilgili bildiğiniz sayısız bilginin bir krem peynir bilgisi kadar değerli olmadığı bir yerde siz bir hiçsiniz. Yani sizin gidip kaşar peyniri şövalyelerini bir araya getirmeniz gerekiyor çünkü bu toplulukta siz ya büyücüsünüz ya da şeytan. Neyse buna bakarız bir ara. Konumuz kadın tonumuz pastel yolumuz uzun donumuz siyah sonumuz hayrolsun... Zamansız öten horozu keserler ya bende zamansız gelen zamanı kesmek istiyorum hayatımdan.. hem de öyle işaretli yerlerinden falan değil direk böyle kopara kopara.. Sanırım bazı inançlardan kolay kolay vazgeçilemiyor mevzu bahis olan ürünler değişse bile.. Ben daha az olgunken sofraya oturduğumuzda ekmekleri toplayıp elimin altına koyardım kimse yemesin diye. Çünkü benden iyi hiç kimse o sofrada özenle seçtiğim o ekmeği benim hissiyatımda yiyemeyeceğine inanıyordum. Onlar sadece karınlarını doyurmak için kullanacaklardı ben ise onlara yağ sürüp bir süre içlerine işlemesini bekleyip sıcaklıkları benim ağız sıcaklığıma eşitleninceye kadar sabredip bir emek harcayarak benimle bir bütün olmalarını istiyordum. Bazen sofrada ekmek kalmamıştır ya da azdır , bazense bir sürü ekmeğin içinden yemek istediğiniz sadece o bir dilim ekmektir. Şimdi düşünün ki sofrada ki son ekmeğe yağ sürmüşsünüz sabırla bekleyip ağzınıza götürüyorsunuz ve sofraya başka ekmek gelmesiyle ilgili herhangi bir inancınız ya da bilginiz de yok. Yani sofra evrenindeki tek ve yegane olan ekmek sizin elinizde. Ağzınıza götürmüşsünüz küçük bir ısırık almışsınız. Isırık o kadar küçük ve hızlı ki gerçekten var olduğunu söylemek bile çok zor. Tam bu sırada anneniz içeriden o seçilmiş gibilerden sıcak ve çok güzel bir dilim ekmek daha getiriyor sizin için. Şimdi yapmanız gereken 2 şey var. Ya elinizde daha birkaç saniye önce en değerli şeyin çok daha güzel bir alternatifini görerek elinizdekini bir kenara atmak, ya da elinizdekini bitirip diğerini yemek. İşte bu insan için verilmesi en zor karardır. Büyük ihtimalle yeni gelen ekmeği onunda büyük isteği üzerine yağı emmesi için çoktan yağlamaya başlamışsınızdır. Dayanılacak gibi değildir çünkü. Hipnotize olmuş gibi bakarsınız sonra tekrar bakarsınız sonra tekrar bakarsınız.. ne sofradan kalkabilirsiniz ne de son gelen o dilimi yememek gibi bir şansınız vardır.. Ne mi olur sonunda? Krem peynir diyarında kaşar büyücü olursunuz.. Kırmızı mat ruj sürmüş üzgün bir kadının gözleri , sonunu bilmediğin karanlık bir yolda donsuz hissettirir adamı.. Gökyüzü mavi olsa bile.. 5. Mevsime..

13 Eylül 2011 Salı

An













Saat 02.00… Gökyüzüne baktığın zaman bütün yıldızları rahatça görebildiğin, sayabildiğin, hatta yeterince deliysen konuşabildiğin, sessizliği bozan tek şeyin beraberindeki arkadaşların olduğu çok güzel bir yerdir Adabaşı.. Kalabalık yine böyle cumartesi gecesi evrene çığlık atılan gecelerden.. Bir ara durdum sıkıldım sanırım bilmiyorum.. Televizyonda bir kadın vardı bir ara hatırlar mısın bilmem uzaylılar beni anten olarak kullanıyor sürekli mesajlar yolluyor diye yırtınıyordu.. Her neyse o geldi aklıma sonra durup uzun uzun baktım gökyüzü dediğimiz geçmişe bana da bir selam verirler mi diye.. Bir süre bekledikten sonra yeterince deli olmadığımı fark edip üzüldüm.. Halbuki fena değilimdir bu konuda.. Sonra pat bir yıldız kaydı.. O kadar uzun sürdü ki nereden baksan 4 -5 saniye sanırım.. Arkaları dönük olan beraberimdeki heyete arkanızda şuna bakın bile diyemedim.. Sadece izledim.. O kalabalıkta ben ve yıldız.. İçime aktık o yıldız benim o gece.. Kırmızıydı bir kısmı böyle beyaz kuyruklu.. Ölümüne sevindiğimiz, dilek tuttuğumuz, bizi heyecana boğan tek şeydir belki bir yıldızın ölüm anı. Dilek bile tutamadım biliyor musun..Sadece o anın bitmemesini istedim.. Kendimi Fight Club filminin son sahnesinde Edward Norton gibi hissettim.. Dikkat ettin mi bilmem ama film boyunca Edward Norton’un ismi yoktur “anlatıcı” olarak geçer şu anda olduğu gibi.. O sırada elimi tutan bir Marla Singer ve Pixies yoktu belki ama ne vardı biliyor musun?..Kentin üstünde dolanan soğuk bir ay ve bir aşkı dinlendirmeye çalışan yarı deli bir “anlatıcı”. Peki sormak istiyorum “okuyucu” where is my mind?

2 Ağustos 2011 Salı

resital














piyano gibi hissediyorum kendimi.. eller geziniyor üzerimde herkes başka bir tuşuma basıyor başka bir ses duymak için..kırmıyorum bende kimseyi istedikleri sesleri vermek için çünkü sonun da bir melodi oluyor ve bu melodi ben oluyorum. müzik güzelleştikçe daha çok çalınıyorum..1993 yılında çalınan ilk eser 27 sayfaydı. 1999 yılında müziğe dönüştü 2000 yılında revize edildi sonra eskidi bitti. çalınmasını istediğim hiç bir eser yok çünkü akor bozuksa neyin çalındığının da önemi yok..evet akorum bozuluyor..bekliyorum ki yapılsın olmayınca da kendim yapıyorum.. bir süre sonra onuda yapamicam ve melodi tamamen bozulacak..notalar aynı olacak tuşlar aynı kalacak ama ortaya çıkan müzik ya ağlatacak ya da hüzünlendirecek.

24 Haziran 2011 Cuma

Anlayabilecek misin?
















Bu kişisel bir intikal..nerden geldiğini bilerek ama nereye gideceğine aldırmayarak yapılmış bir seçim.. her neyse sonuçta bir değişim ve her değişim gibi bunun da bedeli hem bedensel hem de ruhsal olarak gösterecektir elbet kendini. ne gerek vardı buna deme.. insanların gereksiz yaptıkları işleri düşün..göreceksin ki bu gereksizlikler aslında başka gerekliliklerden kaynaklanmakta.. kelebek etkisi gibi gereksiz görünen bir kanat çırpışın yarattığı tsunami şeklinde. iyi yanından bak birazda Ricardo'yu hatırla.. en iyi yaptığın şeyi yap ve daha az iyi yaptığın şeyi bırak başkası yapsın..bu zamana kadar Smith'in ne kadar yanıldığını görerek yaşadın..bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler sadece politik davranışların zamana olan kazanımlara etkisini yansıtır..farklı olarak bunu yaşamın tematik alanına yansıtman sana sadece şuursuzca spiritüel bir inanış sağlar..bu seni mantıklı düşünmekten alı koyar. diyebilirsin ki her zaman mantıkla hareket etmek seni insan olmanın verdiği doğasal etkilerden kendiliğinden oluşan ve engelleyemediğin anlardan uzaklaştırır..haklısın uzaklaştırır ama dediğim gibi bu bir seçim.. nasıl mutlu oluyorsan öyle yaşamalısın. hem neden kendime hakim olayım ki? bu beni aynı zamanda kendimin kölesi yapmaz mı? Plato'nun da dediği gibi hem köle hem efendi aynı bedende..2 kere 2 benim iradem olmadan da 4 edecekse nerde kaldı benim iradem demiş Dostoyevski..İşte orada kaldı..o irade değiştiremediği gerçeklikte kaldı.. bırak taşıma daha fazla yük olmasın sana.. çünkü değiştiremeyeceğiz insanlığın inandığı ortak değeri ve ona körü körüne bağlanan, farklılık yaratmak istediğin zaman seni değerler dedikleri inanışlarıyla boğan insanların düşüncelerini. ben kelebek değilim ve etkimin yaratacağı bir tsunami yok.. belki birkaç yıldız kayar bir kaç volkan patlar bir iki ülke yok olur o kadar.. benim adımın geçtiği yerde de bu olacakların hiç bir önemi yok. Not:Fotoğraf alıntıdır ben çekmedim.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Hüzün














Hüznün olduğu yerde en az bir kadın mutlaka vardır. O kadın ya bunu bizzat yaşar ,ya yaşatır ya da yaşattırır. Bu duygu diğer kavramlar gibi insan tarafından merak edilip keşfedilmemiştir. Yaradılışta vardır. Tanımlanamaz, anlat derseniz birine size anlatamaz. Görebilmek için bakmak yetmez, anlamak için kalbe ihtiyacınız vardır. Acıya dönüşürse bitirir insanı. Acı bedeni sarar , insanı ele geçirir. Uykudur bu duygunun ilacı uyanana kadar. Öyle bir zamanlaması vardır ki beyniniz uyandığı vakit vücudunuz hazır değilse bile uyanmaya, o uyanır. O an insana asırlardır bu duyguyla yaşıyor gibi gelir. Gözünüzü açtığınız vakit başlar bu azap. Kalbiniz sıkışır.. uyandığınıza lanet edersiniz en kötü kabusu görüyor olsanız bile. Acı çekerek uyanırsınız.. mezardır o an yatağınız canlı canlı gömüldüğünüz. Yine bir kadındır yardımınıza koşan. Bir kadının karanlığını başka bir kadının aydınlığı dağıtır. Çoğunlukla tersine işler.. Acıların sonunda ortaya çıkıverir. Artık acı bile canınızı acıtmazken, bedeninizde kalan son enerjinin dönüştüğü haldir. Uyuşmuş bedende, titrek dudaklarda, kurumuş gözlerde, donuk bakışlarda ben buradayım der. Hüzün büyümüş acılarımızdır. Dışarıdan bakıldığında görülen sadece geçmekte olan bir bulutun gölgesidir. Hüzünlü biri bunları yazamaz.. Tarif edecek durumda değildir duygunun kendisini. Fakat en güçlü haldedir yazmak için hikayesini. mehmetsameterdem Not: Fotoğraf alıntıdır.

12 Mayıs 2011 Perşembe

Hayatın Kimyası
















Bir sürü insan çeşidi var değil mi hayatta..Bunların hiçbirisi birbirlerine benzemese bile ortak toplum kuralları ve yasalar bir çoğunu aynı hizaya sokar. örneğin bazı insanlar soygazlar gibidir bileşik oluşturamazlar doludur bütün orbitalleri doldurmuştur başka şeylerle hayatını bir orbitalle ya da bir kadınla doldurmuştur. Bütün atomlar ya da insanlar soygazlara benzemeye çalışırlar amaç odur. Hayatı tamamen doldurmak verilenlerle. Kimi insan iyonik bağlanmayı sever bir şeyler verirken bir şeyler alır ama amaç aynıdır orbitalleri doldurmak ya da hayatı. Alırsın verirsin alırsın verirsin birgün bakmışsın ki dolmuş bitmiş ne alacak bir şey kalmış ne de verecek. Kimi insan kovalent bağla bağlanır ortak bir şey bulurlar ve onun etrafında dönerler bu ortak şeyi beraber kullanırlar ve bu ortak şeyle bir bütün olurken aynı zamanda birer birey olurlar. Evlenirler mesela çocukları olur o çocuk o kişileri bir aile yapar ve ayrı ayrı sorumlu birey. Kimileri aşık olur kutup falan kalmaz ortada birbirine bağlanırlar şuursuzca apolar kovalent bağla. Kimi insan polar kovalentle bağlıdır. Birbirlerinden çok farklıdırlar ama ortak bir noktada bulunurlar bir değer bulmuşlardır ve birleşmişlerdir. Ve bazı ise 2 li 3 lü bağlar yapabilmektedir. Sigma ya da pi bağlanırlar bir şekilde. İki insan birbirini görünce bazen Van Der Waals çekimleri oluşur, Dipol - Dipol etkileşimleri başlar bazen. Kimisi platoniktir hidrojen bağı gibi. Bir insanın ya da bir atomun yapabileceği bağ sayısı; onun sahip olduğu veya çok az enerji ile sahip olabileceği yarı dolu orbital sayısı kadardır. Kimyager falan değilim ama kimya benimde ne tür bir bağ yapım olduğunu çözseydi eğer hayat benim için daha kolay olurdu. Çünkü bağ benim için bir ağ ve ben, o ağa takılan dev bir balinayım.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Bedel
















Sanırım yaşlanıyorum artık...Önceden keyif aldığım şeylerden yavaş yavaş kopmaya sıkılmaya ve yorulmaya başlayınca anladım bunu..birde artık atlet(ama kolsuz) giyebiliyorum ki benim için mucize denebilir..Geçenlerde kendimle yaptığım yüzleşmelerden birinde konu olarak "geçmişte ne kadar başarılıyım" başlığını seçmiştik..Ben dedim ki güzel yaşadım hızlı yaşadım ne bilim geldim gördüm yendim işte..Benden içerdeki ben dedi ki sana bir kaç soru sormak istiyorum sahip hazır mısın? dedim hazırım sor..dedi ki " 1)Kaç yaşındasın? 2)Hislerin çalışıyor mu? 3)Elinde ne var?..Ben sonra düşündüm bu soruları..ilk 2 sorunu cevabını bildiği için üçüncü soruyu asıl vurucu soru olarak sormuştu benimki..Hayır dedim hislerim ölmedi ama uzun derin bir uykuda artık..Ve evet geçmişim bana senin ima ettiğin anlamada bir şey kazandırmadı..Ama kazandırdıklarıyla uzaktan görmeden merhaba demeyi öğrendim, görmeden bakmayı,güldürmeyi,ait olduğumu hissetmeyi,canımı çıkarıp fırlatabilecek kadar cesur olmayı,belkide 12 yıl sonra tekrar sevebilme cesaretini göstermeyi öğrendim..Dedi ki" iyi de sahip Dale Carnegie'i bilirsin şöyle demişti "Asıl görevimiz uzaktaki belirsiz şeylerle uğraşmak değil elimizdeki belli olanla ilgilenmektir".Bu lafı söylememiş miydi sana şovalye olduğunu zannettiğin zamanlarda hatırlıyor musun? "Evet hatırlıyorum".. "Değer taşıyan tek hikaye vardır, oda bedelini benim ödediğimdir."İşte Hikaye Size.. "yormadan sormadan seveceğim seni sadem gönlüme sarmadan ya buna var mı müsaden hiç durmadan yorulmadan seni bekleyeceğim zaten evime düşen bir kaç saç telin olmadan ya buna var mı müsaden..."

6 Eylül 2010 Pazartesi

Boş













Dün yazdıktan sonra, sabah bende çok daha fazla yazma isteği vardı..öğlene kadar yazacaklarımı tasarladım nelerden bahsedeceğimi neler hissettiğimi..Güzel şarkılar dinlemeye başlamıştım gün içinde bana enerji verecek şarkılar..14:48 e kadar güzeldi her şey..hatta iğnemi vurdurup b12 ihtiyacımıda giderdikten sonra daha içten yazacağımı düşünmüştüm ki mideme giren ağrı, vücudumu saran ateş, sırtıma giren kramp, boğazıma takılan düğüm..kendimi dışarı attım hemen hava almak için denize baktım havayı çektim içime sonra gökyüzüne baktım...derin derin nefes aldım..kendime gelmiştim yavaş yavaş..sonra döndüm odama yapılacak işlerimi hallettim ve bir sayfa açtım kendime..aldım kalemi elime dakikalar sonra sayfayı boş bıraktım.Öyle anlattım ki kendimi kaleme,sayfalar dedi ki bırak boş kalsın. Not: Fotoğraf alıntıdır.

5 Eylül 2010 Pazar

Uzun Zaman Olmuş..
















Buraya uğramayalı uzun zaman olduğunu kaderin beni hep yanlış zaman ve yanlış yerde yakaladığı zaman fark ettim.. Kendimi bir pandomim sanatçısı gibi hissediyorum.. Aslıda arada bir cam yok ama sürekli arada bir cam varmış gibi davranmak zorunda olarak.. Aynı zamanda arada hep bir cam vardı başka şehirlerdeyken de şimdi de.. Ellerimi uzatıyorum dokunuyorum ama cam var arada.. Aynı zamanda da yok.. Çok şey değişti son yazdığım zamandan buraya değişmeyen tek şey ise düşüncelerim.. Bir kere artık başka bir şehirdeyim.. Her neyse bugün neler yaptığımı değil de bir hikaye anlatmak istedi canim. Bir  pandomimcinin hikayesi.. Türk edebiyatının ilk modern hikayecilerinden Sami Pasazade Sezai`den.. Ben biraz sadeleştirerek dilin ağırlığından kurtararak yazıcam.. Bir çıkmaz sokağın içinde yalnız tavan üç odalı mezar gibi bir ev.. Çatısından kopan bir tahta, damdan uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalır. Ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı dışarı çıkarak aceleyle eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar eserek o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı temizlerdi. Yazın bir cuma günü, öğle üzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. Arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği bir derecede bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmekte zorlanıyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla meşhur paskal’ın pandomiması yazıyordu.. Paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen, beyaz külahını giydikten ve kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonra boş alkışlar arasında sanatını icra ediyordu. Oyunda bir kadına aşkını anlatan paskal’ın, aşkını ilan etmek için dilini çıkarması ve aşkını anlatmak için her yolu denemesi oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki direğe arkasını dayayarak ağzındaki sigara ile oyunu izleyen eden bir seyirci: paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır! diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların hepsi onaylamıştı. Oyuncuların yanındaki locada, o masum, o tatlı gülüşleri herseye bedel olan genç kızlardan biri neseyle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız, ihtiyar annesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. Annesi:kızım burada çok mu eğleniyorsun? diye sorduğunda,kız: paskal’ı bundan evvel ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen davranışları, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi!... o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, üzere, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskal’ın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alınacak yerinden vurulmuş bir yırtıcı hayvan gibi acı acı feryat ediyordu. bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal o güzel eftalya’yı seviyordu… aşık olmuştu! fakat gönlünün en gizli bir köşesinde sakladığı bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri tanıdığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle konuşmaya bile etmeye bile cesaret edemiyordu... kendisinden beklenen yalnız güldürmekti.. Bu, gözyaşları içinde bulunduğu zaman bile herkes kahkahalarla gülüyor. oyun bittiğinde odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı. bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba?... koynundaki çiçekleri çıkarıp öptükten sonra hücrenin en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek” diyordu. kendisini bir kere kabul edecek olursa... bu hücreleri saksılarla donatacak, ne kadar garip hikayeler söyleyecek, bütün gece güldürecek... gayet güzel rüyalı bir uykudan uyanır gibi hal ile başını kaldırdı. ah, pek de çirkin, alemin maskarası! ağlamaya başladı... son günlerde bir haber dolanıyordu ortalarda. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürerek ve teessürat-ı can-hıraşından anı ne kadar yansa da renk vermemek için başını önüne eğerek süratle evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürmeledi. ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca telaş ile, mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı: zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı! hayatında herkesi güldürdüğü halde, öldüğünde kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikattı..    Neden mi anlattim?...Rayihana özlemim, telafisiz gecikmelerdeyim, telapatiklerini giydi platonik şizofren ilgisizlik, yargısızlık saptırımlarında kavurdu güneşin ve boğazlarımda bir yudum su hasreti şahabelerim satışa sunmasın bu köleye nadasa çektim kalbimi, liyakati buymuş son bayırlarında deldi mantığımda çelişki evlilikleri, ilişki yaralıları ağır durumda, ben değildim suçlu, polijini olmak isteseydim harem kurardım çok rahatça amma oyuna sadık kaldım anla, anla beni, posta pullarında bir adın kalan izleriyle, bir kadın saklıdır torbalarıma tıktığım ve güneşe aç kanıtlarımda hala hayatta yakamadım anılarımı gaddar olamadım.. kadehlerimi senin adına kaldırdım dün gece, savaşa gittim kendi mevkilerimde ateş açtım kendime.. Not: Fotoğraf alıntıdır.


19 Mayıs 2009 Salı

Uzaklar ve Yakınlar

Bir gün kalkarsınız bir yere gidersiniz ve öyle bir his gelir ki sanki daha önce orada yaşamış gibisinizdir.. Reenkarnasyona inansam derim ki ben önceki hayatımda İngiliz Prensi,Iskoçya Kralı en kötü York Dükü falandım..Böyle hissetmeme neden olan bir düzine olay var hayatımda..Londra'ya gittiğim zaman kendimi inanılmaz huzurlu hissedişim, Buckingham sarayındayken ayaklarımın beni bir yerlere çekmesi, Westminister Sarayı'nda hayatımda ilk defa görmeme rağmen bütün sistemi otomatik olarak bilmem ve hastanedeki görevlilerin beni Sir diye cağırması bunun birkaç nedeni..Diğer yandan bunların hepsini öyle olmasını umduğum için düşünüyor da olabilirim ama kesinlikle bir gün bile yabancılık çekmediğim iyisiyle kötüsüyle bir sürü anıyla dolu hayatımın bir parçasıdır İngiltere.. Aslında çoğu kimse sevmez İngiltereyi hele birde hayatınızda romantizim yada azda olsa pesimistlik yoksa sadece güneş olsun kumsal yaz disko bar gençliğindenseniz o zaman tam bir işkencedir..Ama biraz romantikseniz benim gibi kendinizi şarap,kadeh ve çiçeklerle 
parkta aşk yaşarken bulabilirsiniz..Takriben 10 ya da 20 kere görebileceğiniz güneş sanki gökyüzünde daha önce hiç görmediğiniz bir cisim gibi gelir orada yaşarken ve her an kendinizi üzerinizdekileri çıkarıp yaklaşık Samsun kadar olabilen o parklardan birinde güneşlenirken bulabilmeniz çok yüksek bir ihtimaldir..
Bunlara ek olarak sarı yaprakların yemyeşil çimlerin üzerine döküldüğü , alabildiğince yeşil, hafif gri , biraz puslu ,kendinizi keşfedebileceğiniz ,ayakta durmayı gerçekten öğrenebileceğiniz, hayatınız en büyük tecrübesi olabilecek muhteşem bir okuldur..Burada alışılmışın dışında çalışmayan insana "aaa neden çalışmıyorsun ki üretmelisin bence" şeklinde bakıp hayata dahil olmanız gerektiği mantalitesini kavratır ki bu bizim ülkemizde" falanca çalışmıyor gerekte yok zaten zenginler" şeklinde olduğu için eğer üniversiteden sonra gitmişseniz şöle bir intiba bırakır sizde" yaa ben neden üniversitede çalışmadım ki ne kadar salakmışım.."Tabi alışmamış kalçada don durmaz derler büyükler lakin bu laf çok doğrudur..Bunları düşünmeme rağmen benim İngiltere'deki iş kariyerim sadece bir gündür o ayrı..Burada öncelikler devreye girer ve birden şu iki seçenek çıkar karşınıza..Ya çalışıp para kazanıcam ya da ingilizce öğrenecem.Bu ikisini de yapabilmek pekala mümkün lakin zaman bol ve "kebapçı" işvereninden uzak bir çerçevede olmalıdır yoksa bir bakmışsınız 5 yıl geçmiş İngilizce yok para 
biriktirmişsiniz evet ama o süreden sonra ülkeye dönüp iş bulmak imkansızlaşmış ve artık ömür boyu orada kalmak sizin tek çıkar yolunuz olmuştur. Her şeye rağmen yaşamak istersiniz ne kadar yorgun olsanız da, zor olsa da, kesin dönüyorum yeter artık deseniz de aslında içinizde hep şu vardır..Burası güzel yaaa..Sosyal aktivitelerin kamyonla olduğu, her gün yeni bir şey öğrenebileceğiniz bu gördüğüm en garip şehirde şunu öğrendim."Her şeyin bir bedeli vardır".Orada kalmanın da bırakıp geri dönmenin de..Ben her iki bedeli de ödemiş biri olarak şöyle bir örnek vermek isterim. Bir gün Samsun'daki evimden dışarı çıktım ve Londra'daki evimden dışarı çıkıp okuluma giderken izlediğim rotayı takip ettim(evden çık sola dön ikinci aradan sağa dön 200 metre daha git şeklinde)..Londra'daki rotam beni Trafalgar Meydanı'ndaki National Gallery'nin önüne çıkarırken Samsun'daki aynı rota Zeytinlik Mahallesi civarına bir yere çıkarttı.:)..Burda şu soruyu sormak lazım "Her halükarda bir bedel ödenecekse National Gallery'
e mi çıkmak istersiniz Zeytinlik Mahallesi'ne mi?"...Burada olmanın nereye çıkarsa çıksın güzel yanları da var..O deneyimi sizinle paylaşmış insanlar varsa çevrenizde yani benim kadar şanslıysanız oturup onlarla herhangi bir şey konuşurken İngiltere Türkiye iç içe geçiyorsa ve bu sıradan bir hal alıyorsa inanın bana bu çok büyük nimettir..Oraları buralarda yaşamama destek veren bu dostlarıma sonsuz teşekkür ederim her ne kadar bazıları okeyde bana taş atmaya korksa bile:))))

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Veni-Vidi-Vici..

Dün aksam ailece yaptığımız geleneksel hafta sonu yemeklerinden birinde çok ilginç konular tartışıldı.. Babamın hayati fazla ciddiye alan tarzı ki öyle olmaması için hiçbir neden yok aslında, kendi açısından her bireyin aile içinde de olsa ne kadar farklı bakış açılarına sahip olduğunu bir kere daha kanıtladı bana. İçinde bulunduğum çalışmama olgusu beni rahatsız etmese de babam benden daha fazla endişeliydi bunun için. Annem ve babam bir an önce işe başlamamın hayatim için en doğru seçenek olduğunu düşünse de ben hayati yeni yerler keşfetmek, fotoğraf çekmek, yeni tatlar, insanlar, yaşamlar, yemekler.. tatmak olarak gördüğüm için gezgin yapım gereği bunun için erken olduğunu düşünüyorum. Şu andaki en büyük sıkıntım ne borsadaki paramın ne olduğu, ne patronuma yarın sunacağım sunumun bitip bitmediği, ne de iş yerimden kaçta çıkıp neye ne kadar zaman ayırmam gerektiği.. Bunları nedense insanın kendi kendine ortaya çıkarttığı gereksiz kasmalar olarak görüyorum şu kısacık konuklukta.. Benim tek sorunum yeni alacağım fotoğraf makinemi nasıl daha ucuza alıp hangi lensleri almak konusu..İste bu benim için şu anda çözmem gereken en büyük problem. İnsan ortalama 60-70 yıl yaşayacağı bu hayatin ki bu rakamın 1/3 u fark edemediğimiz, yaşayamadığımız ilk 20 yıl içinde geçtiği son yirmi yılın ise istediklerimizi yapacak ne enerjiye nede imkana sahip olabileceğimiz düşünülürse en verimli bu çağımda hayati neden kaçırayım?.. Evlenen arkadaşlarıma bakıyorum hayatları bir standartta akşam dizi izlemeye bazıları çocuk bakmaya ya da ev gezmelerine ayırmaktan `ya biliyor musunuz 27 Avrupa ülkesindeki sivil toplum kuruluşları gönüllüler bekliyor neden katılmıyoruz?` dediğimde gözlerindeki konuyu anlayamamanın yanında `ya ne diyor bu nasıl gideceğiz ben aksam eve gitsem de yatsam diye bekliyorum` seklindeki bakışları benim ya ben bir yerlerde yanlış yapıyorum ya da insanların yarısından çoğu şeklinde düşünmeme neden oluyor. Nedense beni hep uzaklar çağırıyor.. başkalarını çağırmıyor mu acaba? ben seçilmiş kişi miyim ya da bu insanlar bu çağrıları duymuyorlar mı? Ya da duyup göz ardı mı ediyorlar? Son günlerde  televizyonda bir reklam var İş Bankasının yeni uçuş kartını tanıtıyor. Şöyle bir cümle var orada `biraz uzaktan bakıldığında hayatınız bu iki nokta arasında` seklinde. Acaba size biraz uzaktan bakıldığında hayatınız hangi iki nokta arasında bunu hiç düşündünüz mü? Benim hayatımın bir doğrudan öte karmaşık çok bilinmeyenli bir denklemin çoklu kombinasyonları seklinde olmasına rağmen her gün bu denkleme bir bilinmeyen daha nasıl eklerim diye düşünüyorum. Hayat ne çok fazla düşünmeye ne de bir şeyleri ertelemeye yetecek kadar uzun ..Gidin-Görün-Yenin.. Denklemlerinizdeki bilinmeyenlerin artması dileğimle son sözüm ` Bulunduğun kıyıdan ayrılamazsan, Okyanusun ötesindeki adalara asla ulaşamazsın`...


17 Mayıs 2009 Pazar

Acemilik Evresi


















Hayattaki en zor şey herhangi bir şeyin 0`indan 1`ine çıkmaktır. Ya da daha genel bir deyimle başlamak..Bitirmekte zordur aslında başlamak kadar fakat herhangi bir olayın sonuçlarını pek önemsemediğimiz bir toplumda bunun sadece göz ardı edildiği düşünülürse benim başlangıcım bir üstadın kelimelerinden alıntı olacaktır..Prof. Richard Feynman`dan.. Feynman kuantum mekaniği ile ilgili verdiği bir konferanstaki açılış cümleleri.. ` Fizik yasalarının özelliklerini bilmek istiyorsanız, bu özel konunun anlatılması zorunludur. Bu zor olacak. Ancak gerçekte bu zorluk psikolojik. Kendinize sürekli " ama bu nasıl olabilir " diye sormanızın yarattığı sıkıntıdan kaynaklanır. Sorduğunuz her soru, onu anlaşılmış bir şeyler cinsinden görmek arzusunun dışa vurumudur. Onu alışılmış bir şeye benzeterek açıklayacak değilim. Yalnızca açıklayacağım. Bir zamanlar gazetelerde " Görecelik " teorisinin sadece on iki kişi tarafından anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu sanmıyorum. Onu yalnız tek bir kişinin anladığı bir dönem olabilir, çünkü, daha kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak onun çalışmalarını okuyan birçok kişi Görecelik teorisini şu veya bu şekilde anladı. Buna karşın, kuantun mekaniğini kimsenin anlamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle, anlatacaklarımı gerçekten anlamanız gerektiğini düşünerek dersi ciddiye almayın; Gevşeyin ve keyfini çıkarın. "

Herkesin her şeyi anlama zorunluluğu olmasa da keyfini çıkartma lüksü vardır. Son zamanlarda aklıma takılan bir şey var. Bunu biraz daha gerçekçi bir örnekle aktarmak isterim.

Biri ilginizi çok çekti ve ona bakıyorsunuz ilgilendiğinizi belli ediyorsunuz.. Eğer bu kişi sizin ona baktığınızı biliyorsa davranışı aynı kalır mı ya da kalmaz mı? Gözlemlenen birey ya da herhangi bir şey acaba bakmadığınız zamanda aynı davranışı sergiliyor mudur?.. En görgülü kişi yalnızken esnerken bile ağzını kapatan kişiyse bu kişinin gerçekten en görgülü kişi olduğunu nasıl bilebiliriz ki gözlemlemeden? Kaldı ki bu gözlem tezin temelinde yatan yalnızken ki kısmını çürütürse?.. Bütün insanlık gözleniyorsa eğer bizim bu davranışlarımız gözlemlenen davranışlarımız mıdır yoksa gözlemlendiğini bildiğimiz için takındığımız tavır mıdır?..

Aslında soru şu: Bizi izleyen ya da izleyen ihtimalinin olmadığı düşünülürse o zaman evren sadece insanların yaşaması için çok büyük bir yer kaybı değil midir? Minimize edersek dünyadaki her şeyin bir şekilde işe yaradığı bir döngünün parçası olduğu bilinir. Ben bir şeyin parçasıysam parçası olduğum şeyi neden bulamıyorum acaba:))))Var olmak beni parçası yaptığı bütünün diğer yarısı mıdır...?

Son sözlerim yine bir fizikçiden gelsin..

`İnsanın kendisi, doğasından gelen sınırlamalar ve yetersizlikleri olan kimliğinden özgür hissettiği anlar vardır. Böyle anlarda, küçük bir gezegenin bir noktasında, ebedi, anlaşılmaz olanın soğuk ama derinden etkileyici güzelliğine, hayretler içinde bakarak durduğunu hayal eder; yaşam ve ölüm içine akar ve ne evrim ne de kader yoktur, yalnızca var olmak vardır `EINSTEIN..

İlk Not: Bu satırlarla buluşmamı sağlayan ESRArengiz insana teşekkürlerimi sunarım..

İkinci Not: Bu yazıdaki fotoğraf alıntıdır.