
15 Temmuz 2020 Çarşamba
Işık

17 Haziran 2019 Pazartesi
Geçmek
10 Haziran 2017 Cumartesi
Mavi

8 Nisan 2017 Cumartesi
Bayat Kahve

27 Mart 2016 Pazar
Neme Nazım
12 Ekim 2015 Pazartesi
Çokça Çocuk Olmak

7 Ekim 2015 Çarşamba
Yeterlilik Günlükleri I
2 Şubat 2015 Pazartesi
Kensizlik
30 Temmuz 2014 Çarşamba
Beyinsiz Bir Misafir

24 Mayıs 2014 Cumartesi
Sessiz Gözler
13 Kasım 2013 Çarşamba
Çok.. Mu.. ?

23 Ekim 2013 Çarşamba
Parçalı Bulutsuz 1
16 Ağustos 2013 Cuma
Yaşam Sabiti
5 Ağustos 2013 Pazartesi
Her Okuduğun Şiir Çok Acıtsada Kendi Aldıklarını Lütfedemezsin
19 Temmuz 2013 Cuma
6,5
4 Temmuz 2013 Perşembe
Yarım Gün Arası Az Umutlu Mutluluk
18 Haziran 2013 Salı
5.Mevsim
13 Eylül 2011 Salı
An
2 Ağustos 2011 Salı
resital

24 Haziran 2011 Cuma
Anlayabilecek misin?

4 Haziran 2011 Cumartesi
Hüzün

12 Mayıs 2011 Perşembe
Hayatın Kimyası

7 Şubat 2011 Pazartesi
Bedel

6 Eylül 2010 Pazartesi
Boş

5 Eylül 2010 Pazar
Uzun Zaman Olmuş..

Buraya uğramayalı uzun zaman olduğunu kaderin beni hep yanlış
zaman ve yanlış yerde yakaladığı zaman fark ettim.. Kendimi bir pandomim
sanatçısı gibi hissediyorum.. Aslıda arada bir cam yok ama sürekli arada bir
cam varmış gibi davranmak zorunda olarak.. Aynı zamanda arada hep bir cam vardı
başka şehirlerdeyken de şimdi de.. Ellerimi uzatıyorum dokunuyorum ama cam var
arada.. Aynı zamanda da yok.. Çok şey değişti son yazdığım zamandan buraya değişmeyen
tek şey ise düşüncelerim.. Bir kere artık başka bir şehirdeyim.. Her neyse bugün
neler yaptığımı değil de bir hikaye anlatmak istedi canim. Bir pandomimcinin hikayesi.. Türk edebiyatının ilk
modern hikayecilerinden Sami Pasazade Sezai`den.. Ben biraz sadeleştirerek
dilin ağırlığından kurtararak yazıcam.. Bir çıkmaz sokağın içinde yalnız tavan
üç odalı mezar gibi bir ev.. Çatısından kopan bir tahta, damdan uçan bir
kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalır. Ara sıra
çirkin, ihtiyar bir rum karısı dışarı çıkarak aceleyle eve girip kaybolurdu.
evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, yapraklarının arasına
gizlenmiş serin bir rüzgar eserek o evin, o mahallenin bir büyük yeşil
yelpazesi gibi havayı temizlerdi. Yazın bir cuma günü, öğle üzeri, bu evden,
koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan
sonra yoluna devam etmeye başladı. Arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin
genişliği bir derecede bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın
enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmekte zorlanıyordu...
bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında yoluna devam eden bu adam, halkı
güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için
etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının
üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla meşhur paskal’ın pandomiması yazıyordu..
Paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç
değişmeyen, beyaz külahını giydikten ve kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt
kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonra boş alkışlar arasında sanatını
icra ediyordu. Oyunda bir kadına aşkını anlatan paskal’ın, aşkını ilan etmek
için dilini çıkarması ve aşkını anlatmak için her yolu denemesi oradaki halkı
çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki
direğe arkasını dayayarak ağzındaki sigara ile oyunu izleyen eden bir seyirci:
paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır! diyordu. zaten
bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların hepsi onaylamıştı. Oyuncuların
yanındaki locada, o masum, o tatlı gülüşleri herseye bedel olan genç kızlardan
biri neseyle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe
dudaklarının üzerinde bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak
paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız, ihtiyar
annesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. Annesi:kızım burada çok mu
eğleniyorsun? diye sorduğunda,kız: paskal’ı bundan evvel ölen sevgili köpeğine
benzettiğini ve bazen davranışları, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir
maymunu andırdığını söylerdi!... o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler
içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, üzere, locadan çiçek
atıyordu. attığı bu çiçekler, paskal’ın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle
kalbini tutarak en can alınacak yerinden vurulmuş bir yırtıcı hayvan gibi acı
acı feryat ediyordu. bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın
üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini
çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal o güzel eftalya’yı seviyordu… aşık
olmuştu! fakat gönlünün en gizli bir köşesinde sakladığı bu muhabbetini kimseye
söylemeye, küçükten beri tanıdığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle konuşmaya bile
etmeye bile cesaret edemiyordu... kendisinden beklenen yalnız güldürmekti.. Bu,
gözyaşları içinde bulunduğu zaman bile herkes kahkahalarla gülüyor. oyun
bittiğinde odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin
dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip
geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı. bugün oyunda
kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba?... koynundaki çiçekleri çıkarıp
öptükten sonra hücrenin en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler
beni öldürecek” diyordu. kendisini bir kere kabul edecek olursa... bu hücreleri
saksılarla donatacak, ne kadar garip hikayeler söyleyecek, bütün gece
güldürecek... gayet güzel rüyalı bir uykudan uyanır gibi hal ile başını
kaldırdı. ah, pek de çirkin, alemin maskarası! ağlamaya başladı... son günlerde
bir haber dolanıyordu ortalarda. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen
eftalya evleniyordu. zavallı paskal bir cuma günü kocasıyla beraber gelen
eftalya’yı güldürerek ve teessürat-ı can-hıraşından anı ne kadar yansa da renk
vermemek için başını önüne eğerek süratle evine gidip içine kapandığı odasının
kapısını sürmeledi. ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran
ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca telaş ile, mahalleden topladığı
adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe
başladı: zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle
dilini çıkarmıştı! hayatında herkesi güldürdüğü halde, öldüğünde kimseyi
ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi
hakikattı.. Neden mi anlattim?...Rayihana özlemim,
telafisiz gecikmelerdeyim, telapatiklerini giydi platonik şizofren ilgisizlik,
yargısızlık saptırımlarında kavurdu güneşin ve boğazlarımda bir yudum su
hasreti şahabelerim satışa sunmasın bu köleye nadasa çektim kalbimi, liyakati
buymuş son bayırlarında deldi mantığımda çelişki evlilikleri, ilişki yaralıları
ağır durumda, ben değildim suçlu, polijini olmak isteseydim harem kurardım çok
rahatça amma oyuna sadık kaldım anla, anla beni, posta pullarında bir adın
kalan izleriyle, bir kadın saklıdır torbalarıma tıktığım ve güneşe aç
kanıtlarımda hala hayatta yakamadım anılarımı gaddar olamadım.. kadehlerimi
senin adına kaldırdım dün gece, savaşa gittim kendi mevkilerimde ateş açtım
kendime.. Not: Fotoğraf alıntıdır.
19 Mayıs 2009 Salı
Uzaklar ve Yakınlar




18 Mayıs 2009 Pazartesi
Veni-Vidi-Vici..
Dün aksam ailece yaptığımız geleneksel hafta sonu yemeklerinden
birinde çok ilginç konular tartışıldı.. Babamın hayati fazla ciddiye alan tarzı
ki öyle olmaması için hiçbir neden yok aslında, kendi açısından her bireyin
aile içinde de olsa ne kadar farklı bakış açılarına sahip olduğunu bir kere
daha kanıtladı bana. İçinde bulunduğum çalışmama olgusu beni rahatsız etmese de
babam benden daha fazla endişeliydi bunun için. Annem ve babam bir an önce işe başlamamın
hayatim için en doğru seçenek olduğunu düşünse de ben hayati yeni yerler keşfetmek,
fotoğraf çekmek, yeni tatlar, insanlar, yaşamlar, yemekler.. tatmak olarak gördüğüm
için gezgin yapım gereği bunun için erken olduğunu düşünüyorum. Şu andaki en büyük
sıkıntım ne borsadaki paramın ne olduğu, ne patronuma yarın sunacağım sunumun
bitip bitmediği, ne de iş yerimden kaçta çıkıp neye ne kadar zaman ayırmam gerektiği..
Bunları nedense insanın kendi kendine ortaya çıkarttığı gereksiz kasmalar
olarak görüyorum şu kısacık konuklukta.. Benim tek sorunum yeni alacağım fotoğraf
makinemi nasıl daha ucuza alıp hangi lensleri almak konusu..İste bu benim için şu
anda çözmem gereken en büyük problem. İnsan ortalama 60-70 yıl yaşayacağı bu
hayatin ki bu rakamın 1/3 u fark edemediğimiz, yaşayamadığımız ilk 20 yıl içinde
geçtiği son yirmi yılın ise istediklerimizi yapacak ne enerjiye nede imkana
sahip olabileceğimiz düşünülürse en verimli bu çağımda hayati neden kaçırayım?..
Evlenen arkadaşlarıma bakıyorum hayatları bir standartta akşam dizi izlemeye bazıları
çocuk bakmaya ya da ev gezmelerine ayırmaktan `ya biliyor musunuz 27 Avrupa ülkesindeki
sivil toplum kuruluşları gönüllüler bekliyor neden katılmıyoruz?` dediğimde gözlerindeki
konuyu anlayamamanın yanında `ya ne diyor bu nasıl gideceğiz ben aksam eve
gitsem de yatsam diye bekliyorum` seklindeki bakışları benim ya ben bir
yerlerde yanlış yapıyorum ya da insanların yarısından çoğu şeklinde düşünmeme
neden oluyor. Nedense beni hep uzaklar çağırıyor.. başkalarını çağırmıyor mu
acaba? ben seçilmiş kişi miyim ya da bu insanlar bu çağrıları duymuyorlar mı? Ya
da duyup göz ardı mı ediyorlar? Son günlerde televizyonda bir reklam var İş Bankasının yeni
uçuş kartını tanıtıyor. Şöyle bir cümle var orada `biraz uzaktan bakıldığında
hayatınız bu iki nokta arasında` seklinde. Acaba size biraz uzaktan bakıldığında
hayatınız hangi iki nokta arasında bunu hiç düşündünüz mü? Benim hayatımın bir doğrudan
öte karmaşık çok bilinmeyenli bir denklemin çoklu kombinasyonları seklinde olmasına
rağmen her gün bu denkleme bir bilinmeyen daha nasıl eklerim diye düşünüyorum. Hayat
ne çok fazla düşünmeye ne de bir şeyleri ertelemeye yetecek kadar uzun
..Gidin-Görün-Yenin.. Denklemlerinizdeki bilinmeyenlerin artması dileğimle son
sözüm ` Bulunduğun kıyıdan ayrılamazsan, Okyanusun ötesindeki adalara asla ulaşamazsın`...
17 Mayıs 2009 Pazar
Acemilik Evresi
Hayattaki en zor şey herhangi bir şeyin 0`indan 1`ine çıkmaktır. Ya da
daha genel bir deyimle başlamak..Bitirmekte zordur aslında başlamak kadar fakat
herhangi bir olayın sonuçlarını pek önemsemediğimiz bir toplumda bunun sadece göz
ardı edildiği düşünülürse benim başlangıcım bir üstadın kelimelerinden alıntı olacaktır..Prof.
Richard Feynman`dan.. Feynman kuantum mekaniği ile ilgili verdiği bir
konferanstaki açılış cümleleri.. ` Fizik yasalarının özelliklerini bilmek
istiyorsanız, bu özel konunun anlatılması zorunludur. Bu zor olacak. Ancak
gerçekte bu zorluk psikolojik. Kendinize sürekli " ama bu nasıl olabilir
" diye sormanızın yarattığı sıkıntıdan kaynaklanır. Sorduğunuz her soru,
onu anlaşılmış bir şeyler cinsinden görmek arzusunun dışa vurumudur. Onu
alışılmış bir şeye benzeterek açıklayacak değilim. Yalnızca açıklayacağım. Bir
zamanlar gazetelerde " Görecelik " teorisinin sadece on iki kişi
tarafından anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu
sanmıyorum. Onu yalnız tek bir kişinin anladığı bir dönem olabilir, çünkü, daha
kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak onun çalışmalarını
okuyan birçok kişi Görecelik teorisini şu veya bu şekilde anladı. Buna karşın,
kuantun mekaniğini kimsenin anlamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle,
anlatacaklarımı gerçekten anlamanız gerektiğini düşünerek dersi ciddiye
almayın; Gevşeyin ve keyfini çıkarın. "
Herkesin her şeyi anlama zorunluluğu olmasa da keyfini çıkartma lüksü vardır.
Son zamanlarda aklıma takılan bir şey var. Bunu biraz daha gerçekçi bir örnekle
aktarmak isterim.
Biri ilginizi çok çekti ve ona bakıyorsunuz ilgilendiğinizi belli
ediyorsunuz.. Eğer bu kişi sizin ona baktığınızı biliyorsa davranışı aynı kalır
mı ya da kalmaz mı? Gözlemlenen birey ya da herhangi bir şey acaba bakmadığınız
zamanda aynı davranışı sergiliyor mudur?.. En görgülü kişi yalnızken esnerken
bile ağzını kapatan kişiyse bu kişinin gerçekten en görgülü kişi olduğunu nasıl
bilebiliriz ki gözlemlemeden? Kaldı ki bu gözlem tezin temelinde yatan yalnızken
ki kısmını çürütürse?.. Bütün insanlık gözleniyorsa eğer bizim bu davranışlarımız
gözlemlenen davranışlarımız mıdır yoksa gözlemlendiğini bildiğimiz için takındığımız
tavır mıdır?..
Aslında soru şu: Bizi izleyen ya da izleyen ihtimalinin olmadığı düşünülürse
o zaman evren sadece insanların yaşaması için çok büyük bir yer kaybı değil midir?
Minimize edersek dünyadaki her şeyin bir şekilde işe yaradığı bir döngünün parçası
olduğu bilinir. Ben bir şeyin parçasıysam parçası olduğum şeyi neden bulamıyorum
acaba:))))Var olmak beni parçası yaptığı bütünün diğer yarısı mıdır...?
Son sözlerim yine bir fizikçiden gelsin..
`İnsanın kendisi, doğasından gelen sınırlamalar ve yetersizlikleri olan
kimliğinden özgür hissettiği anlar vardır. Böyle anlarda, küçük bir gezegenin
bir noktasında, ebedi, anlaşılmaz olanın soğuk ama derinden etkileyici
güzelliğine, hayretler içinde bakarak durduğunu hayal eder; yaşam ve ölüm içine
akar ve ne evrim ne de kader yoktur, yalnızca var olmak vardır `EINSTEIN..
İlk Not: Bu satırlarla buluşmamı sağlayan ESRArengiz insana teşekkürlerimi
sunarım..
İkinci Not: Bu yazıdaki fotoğraf alıntıdır.




