13 Kasım 2013 Çarşamba

Çok.. Mu.. ?

Bir şeye ne kadar uzun süre bakarsanız o kadar derinlik kazanıyor sanırım.. Mesela ben bu boş sayfaya o kadar uzun süre baktım ki birkaç zaman sonra bütün kainat oradaymış gibi geldi bana.. Yıllar önce uykuya dalmadan diğer insanlar şu anda ne yapıyor diye düşünüp hepsini zihnimde bir yere koymaya çalışırdım. Yüzlerini görmediğim gerçekten var olup olmadıklarını bile bilmediğim milyarlarca insanın ne yaptıkları basit bir merak gibi geliyordu bana. Acı çekenler , hastalıklılar, ölenler , her zaman ; mutlu olanlar, sağlıklılar, yeni doğanlardan sonra yerini alıyordu. Çünkü insan mutluyken acı çeken birini, sağlıklıyken hasta birini, doğarken ölen birini bilmek istemiyordu. Yıllar sonra aslında merak ettiğim şeyin diğerleri değil de kendim olduğunun farkına vardım. Yatakta bavula kaldırılmış kışlık gibi dururken insanların kim bilir ne kadar eğlendiklerini ve kendi zamanımın ne zaman geleceğini hayal ediyordum. Avuntum ise onlara baktıkça şanslı olduğum hissiyatını yaratan hastalıklı, aç , ölü insanlardı. Çocukça düşüncesi bile bu denli bencil olan düşüncenin dönüp ateş etmesi yıllar sonra gerçekleşti. Her birimiz kendi beyazlarımızı giyip kendi farklı mutluluklarımız için savaşırken ,ben aynı zamanda başka bir çocuk merakının avuntusu oluyordum. “Çokça Mutluluk” için ödenmesi gereken bedel olan bana, daha güzel bir güne uyanmak için uyumaktan başka çare kalmıyordu. Yeterince uzun süre baktığımız bir insanın gözleri, bize bütün kainat oradaymış hissiyatı verebilir.. Nasıl ki bu sayfanın sadece bir sayfa olduğu gerçeğine uyanmışsak, gün gelir orada kainatın olmadığı gerçeğine de uyanırız . Uyandığımızda ise geriye kalan sadece bir iki üç rüya olacaktır.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Parçalı Bulutsuz 1

 
Tek bir nefes daha alabilmek için hızlıca çektiğim hava burnumun içinde kendine yol ararken boğazımdan gelen hiç bir türe ait olmayan sesle kendimi uyandırdım. Gözlerim yarı belirsiz neredeyim sorusunu cevaplamak üzereydi ki başucumdaki suyun çoktan bittiğini fark ettim. Her zamanki özensizlikle yorganımı atıp mutfağa doğru ilerledim. Mevsim geçişlerinde meydana gelen solunum kaymaları yüzünden uykusuz kalmaya alışmıştım ama onsuz kalmaya alışmak belli ki zaman alacaktı. Kaygısı olmayan herhangi birinin ikinin üçünün yapacağı gibi yaşamayı seçtiğinde, seçtiği şeyin kendinden kaçmak olduğunu kavrayamadığı açıkça belli oluyordu. 30- 35 ay kadar önceydi. İnsanların aşık olma ihtimalinin 2 de 1 olduğu bir yerde, iki de bir aşık olamayan ben; matematiğe isyan ederek 40 yılın başı kendimi lüzumsuz bir ihtimalin içinde buldum. İnsan kendini ait hissetmediği bir yerde nasıl rahatsız ve huzursuz olursa bende kendimi öyle hissediyordum. Dahası bu rahatsızlık ve huzursuzluk için çabalıyor daha çok rahatsız oldukça daha çok çabalıyordum. Hiç istemediğin şeyleri kendine rağmen karşındakinin bir gülüşü için yapabiliyorsan artık ihtimalin yok demektir. İçine düştüğüm bu ihtimalin beni ele geçirdiğine Rikaş'ın "ağzını kapat kiminle mesajlaşıyorsan" uyarısından sonra yaptığımız uzunca sayılabilecek konuşmadan sonra karar verdik. Hayatının çoğunu eğlenerek ve eğlendirerek geçiren ben, yabancı olduğum bir duygudan neye istinaden emin olduğum sorusuna yanıtımın olmadığından emin olduğum için, hayatın en kolay cevabı olan "bilmiyorum"u kullanıyordum. Gelen çaylardan birer yudum alırken Rikaş' a sigara uzatıp bardağımla beraber dışarıya doğru yürümeye başladım. Kol mesafesinde bulunan silindir şeklinde masaya benzetilmiş tezgahlardan birine çayımı koyup sigaramı yaktım. İlk nefesin yoğunluğundan sonra ikinci nefesin tadını çıkarmak üzereyken aynı anda gelen mesajların arasından sebebim olan mesajı bulup "ne zaman geleceksin" sorusunun cevabını düşünmeye başladım. Düşünmek çokça zaman aldı..(...)

16 Ağustos 2013 Cuma

Yaşam Sabiti

 
Vücut sıcaklığı hep çok ilginç gelmiştir bana. örnek +3 derece değişse bilinç kapanır, beyin kaynamaya başlar, hareket edemezsin bir de ilginçtir (bilimsel olarak değil aslında) üşürsün. sonra müdahale edilmezse ya kalıcı hasar oluşur ya da elvedalarsın kendini. sadece 3 derece.. bütün o düşünen, yaratıcı olan , yaralayan ,öldüren ,kızan, ağlayan, seven, terk eden, koşan ,zıplayan, bulan, kaybeden, yapan , yıkan insan bedeni sadece +3.. herhangi bir maçın uzatma süresi gibi.. belirli bir stabil aralıkta değilsen yaptığın şeyin hiç bir önemi kalmıyor bu hayatta. 37 değilsen hiçbir şey yapamıyorsun. Fen konulu derslerimizde gördüğümüz N.Ş.A (normal şartlar altında),ekonomi derslerinde gördüğümüz Ceteris Paribus (Diğer tüm durumlar sabitken) hep bir şeylere bağlı sabitler sabit olurken, diğer şeyleri olabilir kılıyor. Ancak bir şeyler sabitken yaşayabilirsin,sevebilirsin, gülebilirsin ya da kısaca özgürsün aksi durumda özgür olma durumun onu kullanamadığın için senin için hiç bir şey ifade etmeyecektir. Diğer şartlardaki küçük değişimler hayata bakış açımızı da karar verme durumumuzu da değişimin yaratan küçüklükten çok daha büyük ölçekte etkiler. Günlük yaşamımızda ortak hayatımızın sabitlerini unutup yaşarız nasıl olsa hepimizde var diye (eşitliğin iki yanındaki aynı rakamları silmek gibi). İki mutlu insan birbirlerinin sağlıklı olduğunu düşünür ve sormak gereği bile duymaz belki. Sabiti şaşan insanlar için bulduğumuz geçmiş olsun, çok üzüldüm, dikkat et kendine ya da allah rahmet eylesin gibi söylemler sadece geçici bir eşitlik arama durumudur. Çünkü insan kendi sabitini unutmak için kendi gibi sabiti unutabilecek arkadaşlıklar dostluklar kurmak ister. Böylece eşitliğin iki tarafındaki rakamları siler ve hayatına devam eder. Bulamazsa her zaman kendi eşitliğindeki sabiti hatırlayıp ne yazık ki mutlu olamaz. Kendi sabiti bozulacak endişesiyle dolanır durur. Mutlak bir sabite bağlı yaşayan bu insanlığın -ki maalesef bazı sabitlerimizi biz seçemiyoruz doğuştan geliyor- mutlu olmak için olmazsa olmaz olan tek kuralı bağlı olduğu sabitliğini unutmaktır. Doğuştan gelen sabitliklerimize günlük hayatımızda otomatik olarak yaptığımız bu eylem, sonradan kazandığımız sabitliklerimizde ise süreç içinde kendini zamanla gösterecektir. Hayat hiç kimsenin sabitini 36,5'dan ayırmasın.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Her Okuduğun Şiir Çok Acıtsada Kendi Aldıklarını Lütfedemezsin

 
"Bir istasyondan diğerine hareket için beklediği rahat tren koltuğunda özensiz silinmiş temiz sayılabilecek camdan biçimsiz bir manzarayı seyrederken; yırtılmış sayfaların , kalemin şiddetinden izi kalan diğer sayfalarına başka hikayeler yazmak için açmıştı kırmızı defterini. Bazı harflerin, izi sayfada kalmış aynı harflerle tesadüfen denkleşmesi şaşkınlığına pek aldırmamayı tercih etti. Çünkü biliyordu kurulup yıkılmış bütün uygarlıklar gibi gelecekte yapılacak ilk kazıda ilk bulunacak olan yıkılan son uygarlık olacaktı her ne kadar – eğer bulunabilirse – daha önceki uygarlığın nominal değeri daha değerli olsa da . Ama realist tarzına bu nominal değeri yakıştıramadığı ve bir önceki uygarlığın bulunacak olmasına olmayan inancı, aldırmamasına olan inancını sağlamlaştırmıştı. Koltuğuna biraz daha yaslandığı sırada sapsarı kurumuş ot manzarasının sıkıcılığını çok sevdiği şarkının “rahata kondu her felaket” dizeleri bozdu. Bir soyutu somutladığın zaman yapacağı ilk işin somutlayanı soyutlamak olduğunu bildiği için bu dizeyi sıfatlandırarak somutlaştırmak istemedi. Göz makyajını uykusunu örtmek için yapmış olduğu çok belli olan hostes’in “ne içmek istersiniz?” sorusuna her ne kadar her zamankinden demek istese de hiçbir zaman var olmadığını hatırlayıp sade kahve demekle yetindi. Hiç kimse kimsesizken hiç kimsenin her şeyim şeklinde büyük bir vaadi olmamalı diye düşündü gözlerini yukarıya doğru kaldırırken. Çok da fazla uzun sürmeyen bu hareketi esnasında gözüne çarpan acil çıkış kapısı kolunun kendisine bakan tarafında yazan acil durumlarda çevirin ibaresini kendi bedeninde aradı hızlıca. Öyle büyük bir kapıya da ihtiyacı yoktu. Birkaç gece önce, önce görünüp sonra kaybolan yanlış zamanlı doğru fotoğraf onu zaten son çıkış kapısının önüne bırakmıştı. Tek bir adım sonra bütün sorularının öznesi ortadan kalkacak ve geriye kalan sıfatsız betimlemelerin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Bir adım sonra baştan olmak üzere sonlanacaktı. Tek bir hikayesinin bu kadar uzun zaman tamlamalarıyla birleştiğini hiç hatırlamıyordu. İlk yolculuğunun aksine bu defa , o kadar rahat olmayan, camlarının silinip silinmediğini bilmediği karanlık bir yolculukta, bitmiş olan kalemini iyi niyetli bir muavinin uzattığı farklı renkte yazan kalemiyle değiştirerek zamanı sayıyordu. Yeni kalemin yazdığı sayfalarda daha önceki tesadüflerin hiçbirini yoktu. Bu boş ve temiz sayfaların kendine has anılarının olmayışı onu daha nazik olmaya davet etse de kendi çizgisinden ayrılmayacağını biliyordu. Başladığı gibi devam etmeli ve sonlanmalıydı. Soğuk duvarlı bir yol tünelinin tavanından yayılan sarı sıcak ışık, otobüsün tepesinden yayılan soğuk beyaz ışıkla anıları olmayan defter sayfalarında buluşuyordu. Başka bir hikaye yazarının hikayesinin özetini görmüş gibi gülümsedi. Onun hikayesinde uzun zamandır yazmasına eşlik eden kimi zaman sönüp istediği zaman yanan bilindik ve alışılmış beyaz ışıkla, hayatının birkaç satırlık anına eşlik etmiş en karanlık zamanlarında aydınlatmaktan büyük mutluluk duymuş büyüleyici olduğunu söylediği sarı ışığın hüzün ve mutluluğu vardı. Sarı ışığın büyüleyici davetinden emin olmasına rağmen , beyaz ışık yandığı için otobüsten inmemişti. Hikayenin sonunda yazar bir gün varış istasyonuna geldiğinde mecburen kapanacak olan beyaz ışık, kendi defterini karanlığa gömdüğü zaman elinde bir avuç herhangi bir şey kalmayınca , sarı ışığı unutmak adına uydurduğu bütün bahanelerin artık kendini iyi hissettirmeyeceğini anlayacaktı. Sarı ışık ise tünelden geçmek isteyen yolcular için bırakıldığı yerde durup bir gün sonsuza kadar aydınlatacağı hikayesini bekleyecekti. Kahramanları artık var olmayan hikayeleri yazmak sadece zamanı tekrarlamaktı. Yaşanılmış yeni anıların olmayışı sadece anlatanı ilgilendiren ve duyulması hiçbir anlam ifade etmeyen sıkıcı bir askerlik anısını anlatmaktan farkı yoktu. Birazdan varış noktasına gelecek ve kendi hikayesini anlattığı kendi beyaz lambası sönecekti. Elvedalayamadığı hikayesi için bundan güzel bir veda olamazdı. Emanet aldığı kalemi geri vermek için muavine seslendi. Camdan dışarı baktı ve yaşadığı şehrin uzaktan ördeğe benzeyen siluetini gördü. Birazdan ara verdiği hayatına geri dönecekti. Belli belirsiz bir duyguya kapıldı. Bir hikaye yazmak için yapılması gereken her şeyi yapmıştı. Kalemi teşekkür ederek muavine uzattı. Muavin, kalem kağıdın üzerinde son hareketlerini yaparken “iyi geceler abi” dedi. Kalemi uzatmadan önce kağıtta kalan son kelimeler hoşç" Defterde yazanlar bu kadardı.Kalemin olmayışı deftere duygunun tümünü yansıtıp yansıtmadığını okura bırakmıştı. Belki başladığı duyguyu bitirmiş , belki de bitirememişti. Bitirdiği tek şey başlamış olan hikayesiydi.

19 Temmuz 2013 Cuma

6,5

 
Zincirleme akıl gelmesi yaşıyordu.. Önce saçma sapan yazdığı şiirler geldi aklına.. Sonra bir gülümseme.. Aslında yüzündeki tebessüme neden olan şiirlerin saçmalığı değil de neden onları İngilizceye çevirdiğiydi. Sonra bunları yazdığı defter.. Daha sonra bu defterin ve diğer her şeyinin içinde olduğu çok az kişinin bildiği kutusu .. Tabi kutuyla beraber bu sırra mazhar olan o çok az kişinin içindeki o “çok olan” kişi de. Zincirin koptuğu yer tam olarak buraya tekabül etmekteydi. Birden gülümsemesi yerini önce ifadesiz bir yüz haline daha sonra derin bir hüzne bıraktı. Bu geçiş çok kısa sürdü. Sonsuz yaz görünen bir mevsimin zamansız gelen sonsuz güzünü düşündü yürüdüğü ışık olmayan karanlık yolda. Nedenlerin bir nedeni olmadığı için başka soru sormaktan vazgeçti. “Çok olan”’ın , onu bisiklet kullanmayı öğreten bir büyük gibi arkadan “ Ben tutuyorum merak etme” derken aslında ellerini çoktan bırakıp karanlığa kayboluşunu izlemeye koyulmasını düşerken fark etmişti . Fark ettiği zaman ise “çok olan” kendi hikayesine doğru çoktan kaybolmuştu.” Çok olan”ın da bir hikayesi vardı onun içinde olmadığı. Ç vardı mesela hikayesinde.. Sevdiğini kaybettiğine değil de onun bir başkasını sevecek olmasına üzülen Ç. O vardı herkes için her şeyin en iyisini bilen. K vardı. K’yı pek tanımazdı. Aslında hiç görmemişti varlığından bile emin değildi. Hepsi de çok olanın inandığı hikayelerdi. Her neyse zamansız anlatılırsa anlamını yitirebilecek bir hikayeyi anlatmamak en iyisi diye düşündü. Bir sigara yaktı, içine çekti ve bıraktı. Kendi için anlamlı şarkıları geçirdi aklından ve hiç çekinmeden geceyle paylaştı birazını. Gün saymalıydı. Çünkü biliyordu ki ancak gün sayarak geçebilecekti zaman ve tek şeydi zaman onu o olandan çıkarıp tekrar kendisi yapacak olan. Ve” çok olan” bir süre sonra ayırt edemeyecekti hangi şarkı kime, hangi yazı kimin, hangi anı nerede. Ve bilemeyecekti içlerinde var olup olmadığını. Belki de bilmek istemeyecekti. Aynı zaman , ona da gösterecekti gidişinin doğruluğunu ya da yanlışlığını. Bir şarkı söylemeye çalıştı.. Daha başlarındaydı ki yüreği büküldü, dudakları titredi, elleri terledi, gözleri… neyse ki karanlıktı. Bir adım attı ,sonra bir adım daha attı, bir adım daha.. Ağzından dökülenleri herkes duyamadı. Duyanlar şöyle dedi.. 1, 2,..

4 Temmuz 2013 Perşembe

Yarım Gün Arası Az Umutlu Mutluluk

“Biliyorum sende farkındasın çok zor” diye söylüyordu gitara eşlik eden adam. Aslında hikaye bundan biraz daha önce sonlanmıştı bile.. Gecenin yorgunluğunu üzerine örtmüş olan adam bütün günün muhasebesini yaparken kafasındaki çokça sorudan hiçbirini cevaplayamamanın verdiği umutsuzlukla kapatmıştı gözlerini. Sabah her sabahki sıkılmışlıktan farklı olarak denize bakarak bir şeyler yemeye çalıştı. Sevmezdi aslında uyanır uyanmaz yemek yemeyi. Üzerini değiştirip arabasına bindi. Aklında dün geceki aldığı cevabın sonundaki nokta vardı. Küçük bir kalem sapması gibi duran bir nokta. O sırada İsveçli 4 gencin – kendi zamanları için söylüyorum- içindeki kadınlardan birinin söylediği diğer bir çok şey gibi Türkçe’ye çevrildiği zaman anlamını kısmen ve çokgen yitirdiği “Kazanan hepsini alır kaybeden babayı” kıvamındaki sözleriyle yola konsantre olmaya başlamıştı. Şarkıya biraz daha sabredenler için içinde” o adını söylerken de aynı şeyleri hissediyor musun” adlı bir bölümde vardı aslında. Biraz daha gaza basmayı tercih etti. Belki de bu duygunun verdiği hissiyattan kaçıyordu başka bir duyguya son sürat gittiğini bilmeden. İşine geldi içebileceği tek şey olan su dan birkaç yudum aldı uyuşmuş dudaklarıyla çalan telefona baktı ..sadece baktı açmamayı tercih etti ve bilgisayarına yöneldi. Birkaç tuşa basarak her hangi bir iki üç işi hiçbir iki üç acelesi yokken çabuk bir iki üç şekilde bitirmeye koyuldu. Üçü de bitince gücü de kalmamıştı. Bunu yazmak yazarın kısa zamanını almamıştır ama sana öyle gelmiş olabilir. Gitara eşlik eden adam “gözlerin yalan söylemiyor” diyor şimdi..

18 Haziran 2013 Salı

5.Mevsim




















Büyümek ,yaş olarak bahsetmiyorum, bunun için geçen zamanla elde ettiğin bireysel gelişim, ürün de denebilir, arasındaki ilişki maksimum tepe noktasına ulaşmışsa genel bir algı olarak olgun olduğun söylenebilir. Kavun karpuz gibi yani .. aynı süre içinde aynı cinslerin kapladığı hacim kendi içinde büyükse daha cazip gelir alıcı tarafından. İşte bu en büyüğe ulaşma olgusu hep bu zamanı nasıl iyi değerlendirdiğinle ilgilidir aslında. Peki bu büyük kavunlar ve karpuzlar büyük olmasına rağmen lezzetli midir?.. İşte mevzunun başladığı yer tam olarak burasıdır. Gelmiş gitmiş ,kim bilir daha neler yapmış, toplumlarda en bilge kişi herkesten bir fazla bilen kişi olmuştur. Ama neyi daha fazla bilendir? Örneğin krem peynire tapan bir topluluğa kaşar peyniri ile ne söylerseniz söyleyin hiç biri la vache qui rit’nin aslında bir krem peynir çeşidi olduğu kadar etkili olmayacaktır. Ve kaşar peyniri ile ilgili bildiğiniz sayısız bilginin bir krem peynir bilgisi kadar değerli olmadığı bir yerde siz bir hiçsiniz. Yani sizin gidip kaşar peyniri şövalyelerini bir araya getirmeniz gerekiyor çünkü bu toplulukta siz ya büyücüsünüz ya da şeytan. Neyse buna bakarız bir ara. Konumuz kadın tonumuz pastel yolumuz uzun donumuz siyah sonumuz hayrolsun... Zamansız öten horozu keserler ya bende zamansız gelen zamanı kesmek istiyorum hayatımdan.. hem de öyle işaretli yerlerinden falan değil direk böyle kopara kopara.. Sanırım bazı inançlardan kolay kolay vazgeçilemiyor mevzu bahis olan ürünler değişse bile.. Ben daha az olgunken sofraya oturduğumuzda ekmekleri toplayıp elimin altına koyardım kimse yemesin diye. Çünkü benden iyi hiç kimse o sofrada özenle seçtiğim o ekmeği benim hissiyatımda yiyemeyeceğine inanıyordum. Onlar sadece karınlarını doyurmak için kullanacaklardı ben ise onlara yağ sürüp bir süre içlerine işlemesini bekleyip sıcaklıkları benim ağız sıcaklığıma eşitleninceye kadar sabredip bir emek harcayarak benimle bir bütün olmalarını istiyordum. Bazen sofrada ekmek kalmamıştır ya da azdır , bazense bir sürü ekmeğin içinden yemek istediğiniz sadece o bir dilim ekmektir. Şimdi düşünün ki sofrada ki son ekmeğe yağ sürmüşsünüz sabırla bekleyip ağzınıza götürüyorsunuz ve sofraya başka ekmek gelmesiyle ilgili herhangi bir inancınız ya da bilginiz de yok. Yani sofra evrenindeki tek ve yegane olan ekmek sizin elinizde. Ağzınıza götürmüşsünüz küçük bir ısırık almışsınız. Isırık o kadar küçük ve hızlı ki gerçekten var olduğunu söylemek bile çok zor. Tam bu sırada anneniz içeriden o seçilmiş gibilerden sıcak ve çok güzel bir dilim ekmek daha getiriyor sizin için. Şimdi yapmanız gereken 2 şey var. Ya elinizde daha birkaç saniye önce en değerli şeyin çok daha güzel bir alternatifini görerek elinizdekini bir kenara atmak, ya da elinizdekini bitirip diğerini yemek. İşte bu insan için verilmesi en zor karardır. Büyük ihtimalle yeni gelen ekmeği onunda büyük isteği üzerine yağı emmesi için çoktan yağlamaya başlamışsınızdır. Dayanılacak gibi değildir çünkü. Hipnotize olmuş gibi bakarsınız sonra tekrar bakarsınız sonra tekrar bakarsınız.. ne sofradan kalkabilirsiniz ne de son gelen o dilimi yememek gibi bir şansınız vardır.. Ne mi olur sonunda? Krem peynir diyarında kaşar büyücü olursunuz.. Kırmızı mat ruj sürmüş üzgün bir kadının gözleri , sonunu bilmediğin karanlık bir yolda donsuz hissettirir adamı.. Gökyüzü mavi olsa bile.. 5. Mevsime..