
Buraya uğramayalı uzun zaman olduğunu kaderin beni hep yanlış
zaman ve yanlış yerde yakaladığı zaman fark ettim.. Kendimi bir pandomim
sanatçısı gibi hissediyorum.. Aslıda arada bir cam yok ama sürekli arada bir
cam varmış gibi davranmak zorunda olarak.. Aynı zamanda arada hep bir cam vardı
başka şehirlerdeyken de şimdi de.. Ellerimi uzatıyorum dokunuyorum ama cam var
arada.. Aynı zamanda da yok.. Çok şey değişti son yazdığım zamandan buraya değişmeyen
tek şey ise düşüncelerim.. Bir kere artık başka bir şehirdeyim.. Her neyse bugün
neler yaptığımı değil de bir hikaye anlatmak istedi canim. Bir pandomimcinin hikayesi.. Türk edebiyatının ilk
modern hikayecilerinden Sami Pasazade Sezai`den.. Ben biraz sadeleştirerek
dilin ağırlığından kurtararak yazıcam.. Bir çıkmaz sokağın içinde yalnız tavan
üç odalı mezar gibi bir ev.. Çatısından kopan bir tahta, damdan uçan bir
kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalır. Ara sıra
çirkin, ihtiyar bir rum karısı dışarı çıkarak aceleyle eve girip kaybolurdu.
evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, yapraklarının arasına
gizlenmiş serin bir rüzgar eserek o evin, o mahallenin bir büyük yeşil
yelpazesi gibi havayı temizlerdi. Yazın bir cuma günü, öğle üzeri, bu evden,
koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan
sonra yoluna devam etmeye başladı. Arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin
genişliği bir derecede bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın
enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmekte zorlanıyordu...
bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında yoluna devam eden bu adam, halkı
güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için
etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının
üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla meşhur paskal’ın pandomiması yazıyordu..
Paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç
değişmeyen, beyaz külahını giydikten ve kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt
kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonra boş alkışlar arasında sanatını
icra ediyordu. Oyunda bir kadına aşkını anlatan paskal’ın, aşkını ilan etmek
için dilini çıkarması ve aşkını anlatmak için her yolu denemesi oradaki halkı
çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki
direğe arkasını dayayarak ağzındaki sigara ile oyunu izleyen eden bir seyirci:
paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır! diyordu. zaten
bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların hepsi onaylamıştı. Oyuncuların
yanındaki locada, o masum, o tatlı gülüşleri herseye bedel olan genç kızlardan
biri neseyle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe
dudaklarının üzerinde bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak
paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız, ihtiyar
annesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. Annesi:kızım burada çok mu
eğleniyorsun? diye sorduğunda,kız: paskal’ı bundan evvel ölen sevgili köpeğine
benzettiğini ve bazen davranışları, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir
maymunu andırdığını söylerdi!... o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler
içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, üzere, locadan çiçek
atıyordu. attığı bu çiçekler, paskal’ın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle
kalbini tutarak en can alınacak yerinden vurulmuş bir yırtıcı hayvan gibi acı
acı feryat ediyordu. bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın
üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini
çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal o güzel eftalya’yı seviyordu… aşık
olmuştu! fakat gönlünün en gizli bir köşesinde sakladığı bu muhabbetini kimseye
söylemeye, küçükten beri tanıdığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle konuşmaya bile
etmeye bile cesaret edemiyordu... kendisinden beklenen yalnız güldürmekti.. Bu,
gözyaşları içinde bulunduğu zaman bile herkes kahkahalarla gülüyor. oyun
bittiğinde odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin
dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip
geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı. bugün oyunda
kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba?... koynundaki çiçekleri çıkarıp
öptükten sonra hücrenin en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler
beni öldürecek” diyordu. kendisini bir kere kabul edecek olursa... bu hücreleri
saksılarla donatacak, ne kadar garip hikayeler söyleyecek, bütün gece
güldürecek... gayet güzel rüyalı bir uykudan uyanır gibi hal ile başını
kaldırdı. ah, pek de çirkin, alemin maskarası! ağlamaya başladı... son günlerde
bir haber dolanıyordu ortalarda. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen
eftalya evleniyordu. zavallı paskal bir cuma günü kocasıyla beraber gelen
eftalya’yı güldürerek ve teessürat-ı can-hıraşından anı ne kadar yansa da renk
vermemek için başını önüne eğerek süratle evine gidip içine kapandığı odasının
kapısını sürmeledi. ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran
ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca telaş ile, mahalleden topladığı
adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe
başladı: zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle
dilini çıkarmıştı! hayatında herkesi güldürdüğü halde, öldüğünde kimseyi
ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi
hakikattı.. Neden mi anlattim?...Rayihana özlemim,
telafisiz gecikmelerdeyim, telapatiklerini giydi platonik şizofren ilgisizlik,
yargısızlık saptırımlarında kavurdu güneşin ve boğazlarımda bir yudum su
hasreti şahabelerim satışa sunmasın bu köleye nadasa çektim kalbimi, liyakati
buymuş son bayırlarında deldi mantığımda çelişki evlilikleri, ilişki yaralıları
ağır durumda, ben değildim suçlu, polijini olmak isteseydim harem kurardım çok
rahatça amma oyuna sadık kaldım anla, anla beni, posta pullarında bir adın
kalan izleriyle, bir kadın saklıdır torbalarıma tıktığım ve güneşe aç
kanıtlarımda hala hayatta yakamadım anılarımı gaddar olamadım.. kadehlerimi
senin adına kaldırdım dün gece, savaşa gittim kendi mevkilerimde ateş açtım
kendime.. Not: Fotoğraf alıntıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder