5 Eylül 2010 Pazar

Uzun Zaman Olmuş..
















Buraya uğramayalı uzun zaman olduğunu kaderin beni hep yanlış zaman ve yanlış yerde yakaladığı zaman fark ettim.. Kendimi bir pandomim sanatçısı gibi hissediyorum.. Aslıda arada bir cam yok ama sürekli arada bir cam varmış gibi davranmak zorunda olarak.. Aynı zamanda arada hep bir cam vardı başka şehirlerdeyken de şimdi de.. Ellerimi uzatıyorum dokunuyorum ama cam var arada.. Aynı zamanda da yok.. Çok şey değişti son yazdığım zamandan buraya değişmeyen tek şey ise düşüncelerim.. Bir kere artık başka bir şehirdeyim.. Her neyse bugün neler yaptığımı değil de bir hikaye anlatmak istedi canim. Bir  pandomimcinin hikayesi.. Türk edebiyatının ilk modern hikayecilerinden Sami Pasazade Sezai`den.. Ben biraz sadeleştirerek dilin ağırlığından kurtararak yazıcam.. Bir çıkmaz sokağın içinde yalnız tavan üç odalı mezar gibi bir ev.. Çatısından kopan bir tahta, damdan uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalır. Ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı dışarı çıkarak aceleyle eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar eserek o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı temizlerdi. Yazın bir cuma günü, öğle üzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. Arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği bir derecede bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmekte zorlanıyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla meşhur paskal’ın pandomiması yazıyordu.. Paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen, beyaz külahını giydikten ve kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonra boş alkışlar arasında sanatını icra ediyordu. Oyunda bir kadına aşkını anlatan paskal’ın, aşkını ilan etmek için dilini çıkarması ve aşkını anlatmak için her yolu denemesi oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki direğe arkasını dayayarak ağzındaki sigara ile oyunu izleyen eden bir seyirci: paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır! diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların hepsi onaylamıştı. Oyuncuların yanındaki locada, o masum, o tatlı gülüşleri herseye bedel olan genç kızlardan biri neseyle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız, ihtiyar annesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. Annesi:kızım burada çok mu eğleniyorsun? diye sorduğunda,kız: paskal’ı bundan evvel ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen davranışları, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi!... o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, üzere, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskal’ın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alınacak yerinden vurulmuş bir yırtıcı hayvan gibi acı acı feryat ediyordu. bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal o güzel eftalya’yı seviyordu… aşık olmuştu! fakat gönlünün en gizli bir köşesinde sakladığı bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri tanıdığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle konuşmaya bile etmeye bile cesaret edemiyordu... kendisinden beklenen yalnız güldürmekti.. Bu, gözyaşları içinde bulunduğu zaman bile herkes kahkahalarla gülüyor. oyun bittiğinde odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı. bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba?... koynundaki çiçekleri çıkarıp öptükten sonra hücrenin en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek” diyordu. kendisini bir kere kabul edecek olursa... bu hücreleri saksılarla donatacak, ne kadar garip hikayeler söyleyecek, bütün gece güldürecek... gayet güzel rüyalı bir uykudan uyanır gibi hal ile başını kaldırdı. ah, pek de çirkin, alemin maskarası! ağlamaya başladı... son günlerde bir haber dolanıyordu ortalarda. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürerek ve teessürat-ı can-hıraşından anı ne kadar yansa da renk vermemek için başını önüne eğerek süratle evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürmeledi. ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca telaş ile, mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı: zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı! hayatında herkesi güldürdüğü halde, öldüğünde kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikattı..    Neden mi anlattim?...Rayihana özlemim, telafisiz gecikmelerdeyim, telapatiklerini giydi platonik şizofren ilgisizlik, yargısızlık saptırımlarında kavurdu güneşin ve boğazlarımda bir yudum su hasreti şahabelerim satışa sunmasın bu köleye nadasa çektim kalbimi, liyakati buymuş son bayırlarında deldi mantığımda çelişki evlilikleri, ilişki yaralıları ağır durumda, ben değildim suçlu, polijini olmak isteseydim harem kurardım çok rahatça amma oyuna sadık kaldım anla, anla beni, posta pullarında bir adın kalan izleriyle, bir kadın saklıdır torbalarıma tıktığım ve güneşe aç kanıtlarımda hala hayatta yakamadım anılarımı gaddar olamadım.. kadehlerimi senin adına kaldırdım dün gece, savaşa gittim kendi mevkilerimde ateş açtım kendime.. Not: Fotoğraf alıntıdır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder